Bilişim bilimi

Bilişim bilgi ve bilginin otomatik olarak işlenmesiyle ilgilenen bir yapısal bilim dalıdır.

Informatica gaat net zo min over computers, als astronomie over telescopen Edsger W. Dijkstra

Tanım

Matematiğe benzer şekilde Bilişim Bilimi (Enformatik) bilginin, özellikle elektronik makineler aracılığıyla, düzenli ve ussal biçimde işlenmesi bilimidir. Bunun yanı sıra bilişim bilimi bilgi işlemlerinde uygulanabilen (soyut) matematiksel yapıları da inceler. Amacı ve görevi bir yandan (saf matematiğin alt dalı olarak) temel aksiyomatik matematiksel kuramlar üretmek (Kuramsal Bilişim Bilimi), ikinci olarak -yardımcı bilim şeklinde- tüm diğer uzmanlık dallarının nesnelerini ve süreçlerini çözümleyip soyut matematiksel yapılara ve Algoritmalara dönüştürmek (Bilgisayar Bilimi) ve üçüncü olarak soyut matematiksel yapıların aktarılabileceği, saklanabileceği ve algoritmalarla otomatik olarak işlenebileceği matematiksel makinaları tasarlamaktır (Teknik Bilişim ya da Bilgisayar Mühendisliği).

Köken

Bilişim kelimesi bilmek fiilinin bir türevi olan bilişmek fiilinden türetilmiş bir kelimedir ve ilk kez Aydın Köksal tarafından kullanılmıştır. Bilişim kelimesinin karşılığı olan Informatik (alm.), informatique (fr.) ve bunlardan türetilmiş olan Türkçe enformatik kelimeleri İngilizcedeki computer science ve information systems gibi alanları kapsar. İskandinav ülkelerinde bilişim biliminin karşılığı olarak datalogi terimi kullanılmaktadır.

Bilişim biliminin kökleri matematik, fizik ve elektrotekniktedir. Bir mühendislik alanı olarak bilişim, verileri aktarabilen, depolayabilen ve algoritmalar yardımıyla verileri işleyebilen matematiksel makineler tasarlar. Böylelikle bilişim özellikle gerçek süreçlerin simulasyonunu mümkün kılar. Bir “yardımcı bilim” olarak düşünüldüğünde bilişim diğer bilimlerdeki olguları soyutlaştırır ve algoritmalar yardımıyla işler.

Veri işleme ve bununla ilgili iş alanları için genel bir kavram olarak İngilizce “information technology” (IT) yerine Türkçede bilişim teknolojisi (BT) kavramı kullanılmaktadır

Bilişimin Çağdaş Yaşamdaki Önemi

Bilişim çağdaş yaşamın her alanında kendine yer edinmiş durumdadır. İnternetin yoğun kullanımı bu gelişmeyi güçlendirmiştir. Bilgisayarların dünya çapında ağlaşması firmaların iletişiminde, lojistikte, medyada, ev yaşamında ve daha birçok başka alanda devrim niteliğinde değişimler yaratmıştır. Bilişim, farkedilmese de çamaşır makinesi, fotoğraf makinesi, müzik sistemleri gibi pek çok aygıttaki gömülü sistemler (ing.: embedded systems) vasıtasıyla günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir.

Bilgisayarlar büyük veri yığınlarını kısa sürede yönetebilir, depolayabilir, paylaşabilir ya da işleyebilirler. Bunu sağlayabilmek için karmaşık donanım ve yazılım sistemleri gereklidir. Bu sistemlerin tasarimi ve geliştirilmesi de bilişim biliminin araştırma alanına girer. Vikipedi’nin kendisi bu tip karmaşık bir sisteme örnek verilebilir.

Bilgisayar sistemlerinin sağladığı fayda algoritmik işlemleri büyük veri yığınlarına yüksek bir hızda uygulayabilmeleridir. İnsan zekası buna karşılık bilişsel (ing.: cognitive) algılama (örneğin eksik bilgi ile karar alabilme, şekil, yüz vb. tanıma) bakımından bilgisayarlara göre çok daha üstündür. Buna benzer konular yapay zeka alanında araştırılmaktadır. Bu araştırma alanlarının bazılarında önemli sonuçlar elde edilmiş olsa da henüz insan zekasının tam bir simulasyonundan söz etmeye imkan yoktur.

Bilişim bilimi ve bilgisayar mühendisliği kavramları

Bilişim bilimi genel olarak her tür mekanik hesap ve bilgi işlevleri
inceleyen bir bilimdir. Önemli olan kuramsal bolümlerinden bazıları bunlardır:

  • Bilgisayar programcılığı
  • Hesap kuramı
  • Biçimsel dil kuramı ve Otomat kuramı

Bilgisayar bilimine bazen bilgisayar mühendisliği denilir ki, bunlar aynı değildir. Bilgisayar bilimi, diğer dillerde kullanılan “computer science” ya da “Informatik” (Bilişim) sözcüklerin manasına daha yakındır ve bilim olarak, mühendislikten genelde daha soyut konuları inceler.

Bilişim bilimi hesaplama, bilgi verme ve yazılım ve donanım üzerindeki işlemler üzerine çalışmaktadır. Pratikte bilgisayarlarla ilgili konuları kapsar. Algoritmalar, formül yapıları, bilgisayar dilleri, yazılım ve bilgisayar donanımları bu konulardan belli başlı olanlarıdır.

Yazılım Elemanları

 Oyun Yazılımları
 Sistem Yazılımları
 Programlama Dilleri
 Ofis Uygulamaları
 İş (Sektörel) Uygulamalar
 Cihaz Taklitçileri (Emulatörler)
 Ortam ilişkili Yazılımlar
 Cihaz ilişkili Yazılımlar
 Yardımcı Yazılımlar
 ve birçok alanda geliştirilebilecek yazılımlar

Donanım Elemanları

 Bilgisayar
   Anakart
   Sabit Disk
   Klavye
   Fare
   İşlemci
   Çıkarılabilir Diskler
   Ekran Kartı
   Ağ Kartı
 Yazıcı
 Tarayıcı
 Sayısallaştırıcı
 Ağ Elemanları
   Yönlendirici
   Modem
     Dial-Up Modem
     ADSL Modem
     Kablo Modem

Ve belirtilenlerin dışında birçok bileşen ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili olan bilimdir.

Bilişim sözcüğü, Aydın Köksal tarafından önerilmiştir.

Bilgisayar Bilimi Alanları

Donanım

(Ayrıca bkz: elektronik mühendisliği ve bilgisayar mühendisliği)

  • Denetim yapıları ve Mikroprogramlama
  • Cebir ve mantik yapıları
  • Bilgisayar hafıza yapıları
  • Girdi/Çıktı ve Veri iletişimi
  • Mantık Tasarımı
  • Entegre devreler
    • Geniş boyutlu entegrasyon
  • Performans ayarlama ve güvenilirlik
  • Bilgisayar Mimarisi
  • Bilgisayar Ağları
  • Dağıtımlı Bilgisayar Ağları
  • Programlama teknikleri
  • Yazılım Mühendisliği
    • Yazılım optimizationu
    • Yazılım ölçümleri
    • Konfigürasyon yönetimi
    • Yapısal programlama
    • Nesne tabanlı Programlama
    • Tasarım örüntüleri
    • Yazılım Belgeleme
  • Programlama Dilleri
  • İşletim Sistemleri
  • Derleyiciler
    • Şözdizimsel analiz
    • Öğelere ayırmak
  • Bilgi Sistemleri
    • Veri tabanları
    • Bilgi alma yöntemleri
    • Bilgi arayüzler ve temsilleri
  • Bilgi sistemleri ve geliştirme
    • Bilgi sistemleri ve geliştirme yöntemleri
    • Sistem Analizi
    • Bilgi sistemleri ve geliştirme araçları
    • Bilgi sistemleri proje yonetimi
  • Simulasyon ve Modelleme
  • Belge ve Metin işleme
  • Dijital sinyal işleme
  • Matematiksel yazılım
    • Sayısal analiz
    • Otmatik kuram ispatlama
    • Bilgisayar cebir sistemleri
  • Fiziksel Bilim ve Mühendislik
    • Bilişel kimya
    • Bilişel fizik
    • Bilişel biyoloji
    • Bilişel tıp
  • Sosyal bilimler ve Davranışsal bilimler
  • Robotlar
  • Bilgisayar insan etkileşimi
    • Konuşma analizi
    • Kullanılabilirlik Mühendisliği
  • Telekomunikasyon
  • Hurafe

    Hurafe, Boş, batıl inanışlar; asılsız rivayetler ve efsaneler, dinde olmayan ve sonradan dine eklendiği belli olan (bidat) asılsız inançlar, uğursuzlukla ilgili inanışlar ve yorumlar. Olağan davranışları etkilemek ve tabiat düzenini değiştirmek için yapılan büyüler. Üfürükçülük ve yatırlardan medet ummak. Muska ve nazarlıklarla değişim yaratmak.

    Hurafelerin büyük bir kısmı dinle ilgilidir. İnanç alanına girdikleri için bilimsel olarak bir yorum yapmak imkansızdır. Ancak çok bilinen “dünya düzdür” hurafesine bile rastlanmaktadır. Hurafelerin birçoğu çocuksu inanışlardır. Dinin temel inançlarıyla çeliştiğinde hurafecilik küfre kadar gidebilir. Töredir diye yapılan eylemlerde bile hurafe görülebilir. Gelenek ve göreneklerle karışmış hurafeler olabilir.

    Belli başlı hurafeler:

    -Eli büyük olan bahtlı olur.

    -Sol kulak çınlarsa biryerlerde kötü, sağ çınlarsa iyi söz edilmektedir.

    -Kadının sırtını sopasız, karnını sıpasız bırakma.

    -Köpek uluması ölümün habercisidir.

    -Siftah parası uğurludur, çeneye sürülür, para kadar kıllar artar.

    -İlk satış yapılmadan veresiye verilmez.

    -Yolcunun arkasından su dök, yolu kolay ola.

    -Elbisenin söküğünü çıkarmadan dikme, kısmetin bağlanır.

    -Enseden öpülen çocuk yalancı olur.

    -Üstünden atlanan çocuğun boyu uzamaz.

    -Dudağını emen çocuk büyüyünce katil olur.

    -İki bayram arası evlenilmez.

    -Gece tırnak kesenin ömrü kısalir.

    -Başkasının evinde çamaşır kurutanın evi kurur.

    -Gece vakti sokağa bulaşık suyu dökülmez, cinler kızar.

    -Cam eşyasının kırılmasıyla iyi bir şey gelecektir.

    -Çocuk emeklerse eve misafir gelecektir.

    -Bir meclise birden sessizlik çökmesi, şeytanın geldiğine işarettir.

    -Kurşun dökmekle kötü varlıklar dağılır, hasta iyileşir.

    -Kahve fincanı ters kapanıp soğutulursa oluşan şekilden kader okunur.

    -Kahvenin üzerine kırlangıç pisliği serperek büyülenmiş kişiye içirmek.

    -Köpek tersi yoğurtla karıştırılarak veremliye içirilirse iyileşir.

    -Merdiven altından geçme, uğursuzluk getirir.

    -Kara kedi görürsen 3 kez saçını çek.

    -Evde şemsiye açılmaz.

    -Ekşiye aşeren kıza, tatlıya aşeren oğlana gebedir.

    -Çocuğun üstünden atlanırsa büyümez, boyu uzamaz.

    -Yeni taşınılan evde ilk yapılan yemek tatlı olmalıdır.

    -Yatakucunda Mushaf bulundurulmaz.

    -Seccadeye basma, helada konuşma.

    -Terlikleri kapıya çevirmek.

    -Ayakkabıları yüzüstü bırakmamak.

    -Çakı, makas, silah gibi eşyayı elden almamak.

    -Oturan birinin etrafında dört dönmek.

    -Ayakta su içmek, ayakta işemek.

    -Ağzı gece açık kalmış kaptan su içmek.

    -Parmak çıtlatmak.

    -Ayakta giyinmek.

    -Evde köpek, tavşan, güvercin, papağan, maymun beslemek.

    -Evde örümcek ağı.

    -Sabahleyin ilkin bir sakat görmek.

    -Mumu nefesle söndürmemek. (Abdülaziz, 1995:359)

    Kaynaklar

    Abdülaziz Bey, Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri,Tarih Vakfı Y., 2. kitap, İstanbul 1995.
    Pertev Naili Boratav, 100 Soruda Türk Folkloru, K Kitaplığı 2003.

    Felaket Henry

    Felaket Henry (ya da özgün adıyla Horrid Henry) Francesca Simon’ın yazdığı, dilimize “Felaket Henry” adıyla çevrilen serinin baş kahramanıdır.

    Aralık 2006′dan beri serinin 17 kitabı çıkmıştır. Bunlardan 13′ü dilimize çevrilmiştir. Kitapların çizeri Tony Ross’tur. Ayrıca serinin çizgi filmi de vardır.

    Felaket Henry

    Felaket Henry, serinin baş karakteridir. Okuldan nefret eder, tembeldir ve güç gerektiren işleri yapmayı sevmez. Ödev yapmaktan, sebzelerden ve öğretmeni Bayan Acuze’den hiç hoşlanmaz. Şeker yemeyi çok sever. En sevdiği televizyon programları, Rapçı Zapçı, Mutant Max, Domuzlar Evi, Terminatör Gladyatör’dür. Daha çok rock müzikten hoşlanır. Sıçan Oğlanlar adlı rock grubundan hoşlanır. Kahverengi, düz kahküllü saçları vardır. Doğumgünü Şubat’tadır.

    Mükemmel Peter

    Mükemmel Peter, Henry’nin küçük erkek kardeşidir. Henry’nin tam tersi bir özelliğe sahiptir. Kibar, yardımsever ve anlayışlıdır. Ağabeyi Henry, Peter ile hep dalga geçer ve Peter üzülür. Mükemmel Peter her zaman “Lütfen” ve “Teşekkür ederim” der. Peter şeker, çikolata ve sığır etinden nefret eder. Sebze yemeyi çok sever. Sarı, kıvırcık saçları vardır. Peter, Henry kötü bir şey yaparsa, hemen annesi ile babasına söyler. Peter ödev yapmayı çok sever. En sevdiği televizyon programı, Daffy ve Dans Eden Papatyalarıdır.

    Büyük Hala Greta

    Büyük Hala Greta, Peter ve Henry’nin büyük halasıdır. Büyük hala, Henry’nin dört yaşında ve kız olduğunu zannetmektedir. Peter’ı ise bir delikanlı zannetmektedir. Büyük halanın televizyonu yoktur. Her yıl Büyük Hala, Peter’a futbol topu veya 10 pound gönderirken, Henry’e kız oyuncakları ve giyisileri göndermektedir.

    Leş Phil

    Felaket Henry’nin en sevdiği televizyon programlarından biri olan Domuzlar Evi’nin yarışmacısıdır fakat yarışmayı kazanamamıştır.

    Çamur Myra

    Domuzlar Evi’nin bir başka yarışmacısıdır, yarışmayı kazanamamıştır.

    Hortum Tariq

    Domuzlar Evi adlı yarışmanın birincisi olan kişidir.

    Kaba Ralph

    Felaket Henry’nin en iyi arkadaşıdır. Henry’nin kulübü olan “Mor El”‘in gerçek üyesidir. Kaba Ralph, iyi ve gözüpek bir arkadaştır.

    Tembel Linda

    Tembel Linda çok tembel bir kızdır. Margaret’ın kulübüne Susan’ın yerine girmiştir fakat çok tembel olduğu için kovulmuştur. Ayrıca dans etmektedir.

    Kibirli Violet

    Zengin ve kibirli bir kızdır. Dans etmektedir.

    Huysuz Margaret

    Huysuz Margaret, Henry’nin bir numaralı düşmanıdır. Cimri ve kötü bir kızdır, Henry’nin kız versiyonudur. Henry’nin karşısındaki evde oturmaktadır. Çok sinirlendiği zaman çığlık atar. Ayrıca bir gizli kulübü vardır.

    Hırçın Susan

    Hırçın Susan, Margaret’ın en iyi arkadaşıdır. Kıskanç, hırçın ve pis bir kızdır. Margaret’ın kulübünün üyesidir. Margaret ne yaparsa o da onu yapar.

    Tutulmaz Rebecca

    Felaket Henry ve Beter Bakıcı adlı kitapta yer alan, kötü bir bakıcıdır. Genç bir kızdır, en sevdiği program dans yarışmasıdır. Örümceklerden çok korkar.

    Sulugöz William

    Sulugöz William her zaman ağlar. Bayan Acuze de her zaman ona “Ağlamayı kes” der.

    Bayan Sabırsız Tütü

    Henry’nin dans öğretmenidir.

    Endişeli Andrew

    Endişeli Andrew, William’a benzer fakat, her zaman endişeli ve korkaktır.

    Neşeli Josh

    Josh her zaman neşelidir. Bayan Sabırsız Tütü’nün öğrencisidir.

    Sert Toby

    Sert Toby, Henry’nin sınıfındaki en sert ve güçlü çocuktur.

    Akıllı Clare

    Clare, Henry’nin sınıfındaki en akıllı kızdır. Henry ile kitap okuma yarışmasında berabere kalmışlardır.

    Ruth Teyze

    Ruth Teyze, Kasıntı Steve’in annesidir. Henry’nin ailesindeki en zengin kişidir.

    Açgözlü Graham

    Graham, Henry’nin en iyi arkadaşlarından biridir. Yemek yemeyi çok sever.

    Geveze Bob

    Bob her zaman konuşur. Henry’nin doğumgünü davetlisidir.

    İriyarı Bert

    İriyarı Bert, Henry’nin sınıfındaki en büyük kişidir. Her zaman “Bilmem” der.

    Kasıntı Steve

    Kasıntı Steve, Henry’nin kasıntı kuzenidir. Annesi, Ruth Teyze,Henry’nin annesinin zengin ablasıdır.

    Aerobik Al

    Al, Henry’nin sınıfındaki en hızlı ve en sportif çocuktur. Şeker yemeyi çok sever.

    Beyin Brian

    Henry’nin sınıfındaki en akıllı erkektir.

    Muhteşem Gurinder

    Henry’nin sınıfındaki en güzel kızdır. Kaba ve ukaladır.

    Sivilceli Paul

    Paul, Henry’nin korkunç kuzeni Çıtkırıldım Polly ile evlenen sinirli bir adamdır.

    Kızgın Fiona

    Henry’nin sınıfındaki en kızgın kızdır.

    Kibar Kasim

    Henry’nin en kibar arkadaşıdır.

    Mürekkep Ian

    Henry’nin arkadaşlarından biridir.

    Bayan Acuze

    Henry’nin korkunç sınıf öğretmenidir.

    Felaket Olma Henry!

    Küçük okuyuculara göre olan Felaket Henry kitabıdır. Bu kitapta Henry daha bebektir. Dilimize çevrilmemiştir.

    Felaket Henry

    Felaket Henry karate kursuna gitmek isterken zorla dans kursuna sürükleniyor. Huysuz Margaret’le mutfağa girip dünyanın en iğrenç “glop”unu yapıyor, kamp tatilini ailesine zehir ediyor ve küçük kardeşi Peter’a benzemek için var gücüyle çalışıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry ve Gizli Kulüp

    Felaket Henry aşıdan kaçmak için bin dereden su getiriyor, kendisini Gizli Kulüp’e almak istemeyen Huysuz Margaret’ten intikam almak için plan yapıyor, kendi doğumgününde çıngar çıkartıyor ve anne-babasını kardeşi Mükemmel Peter’ın yaramazlıklarına inandıramıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry Diş Perisine Oyun Oynuyor

    Felaket Henry, Diş perisi’nden para koparmak için ona oyun oynuyor, Huysuz Margaret’ı yatılı misafir olarak ağırlıyor, öğretmenlerini sınıftan koşarak kaçırıyor ve kuzeni Çıtkırıldım Polly’nin düğününü mahvediyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry’nin Bitleri

    Felaket Henry bitlenince çareyi bitlerini bütün sınıfa yaymakta buluyor, okul gezisinde sınıftan kopup kendi başına program yapıyor, akşam yemeğine gelen misafirleri kendi hazırladığı menüyü yemeye ikna ediyor ve kardeşi Mükemmel Peter’ı Ezenpençe’yle tanıştırıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry Çabuk Zengin Olma Peşinde

    Felaket Henry Noel’de istediği hediyeleri almak için türlü numaralar çeviriyor, okulun spor gününde ortalığı birbirine katıyor, ailesinden sıkıldığı için evden kaçıyor ve para kazanıp zengin olmanın en parlak yolunu buluyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry’nin Perili Evi

    Felaket Henry televizyon kumandasını Mükemmel Peter’a kaptırmamak için hain planlar yapıyor, perili odada bir gece geçirmek zorunda kalıyor, okul kermesinde büyük ödülü kazanmak için hazine haritasının sırrını çözüyor, katıldığı televizyon programında görgü kurallarını öğreniyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry ve Mumyanın Gazabı

    Felaket Henry Gizmo koleksiyonunu tamamlamak için yeni bir yöntem geliştiriyor, okulda başarılı olmanın yolunu buluyor, yüzme dersine havuzdaki köpekbalığı olarak katılıyor ve Anne’i mumyanın gazabından kurtarmak için Peter’la plan yapıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry’nin İntikamı

    Felaket Henry, kardeşi Peter’ı perilerle tanıştırarak ondan intikam alıyor, ailesine bilgisayarlı şakalar hazırlıyor, babasının işyerinde ilk defa kendisinden daha yaramaz biriyle tanışıyor, korkunç kantin görevlisinden kurtulmak için yemek pişirmeye başlıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry ve Beter Bakıcı

    Felaket Henry dünyanın en korkunç bakıcısını dize getiriyor, ailesiyle yolculuğa çıkıyor, Cadılar bayramı’nda şeker toplamanın sıradışı bir yöntemini keşfediyor ve Huysuz Margaret’in Gizli Kulüp bayrağını çalıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry’nin Koku Bombası

    Felaket Henry, okulun kitap okuma yarışmasına katılıyor, Margaret’in Gizli Kulüp’üne koku bombasıyla saldırıyor, grup çalışması sırasında sınıfı meydan muharebesine çeviriyor ve gece yatısına gittiği evden kaçıyor
    . Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry’nin Donu

    Felaket Henry sebze yiyor, okulda pembe bir don giydiğini fark edince yeni çamaşır arayışına çıkıyor, tembellik etmek için hasta olmaya karar veriyor, mektup yazarak para kazanıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry Kraliçe ile Tanışıyor

    Felaket Henry ev işlerine yardım ediyor, Huysuz Margaret’i hipnoz ediyor, küvette banyo keyfi yapıyor, kraliçe ile tanışıyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry ve Zalim Zaman Makinesi

    Henry ailesiyle yürüyüşe çıkıyor, zaman makinesi ile Peter’ı kandırıyor, Peter ondan intikamını alıyor ve Le Posh adlı Fransız restoranına gidiyor. Dilimize çevrilmiştir.

    Felaket Henry Futbol Oynuyor

    Henry, Peter’ın günlüğünü okuyor, okulda futbol maçı yapıyor, yeni kıyafetler almak için alışverişe çıkıyor ve Buyurgan Bill’i okulda rezil ediyor. Dilimize çevrilmemiştir.

    Felaket Henry’nin Yılbaşı Kurabiyesi

    Felaket Henry okuldaki bir oyunu mahvediyor, ailesine yılbaşı hediyesi almıyor ve Noel baba’ya bubi tuzağı kuruyor. Dilimize çevrilmemiştir.

    Doğu Alman Ayaklanması

    Doğu Alman Ayaklanması, 16 Haziran 1953’te, Demokratik Almanya Cumhuriyeti (DAC) yönetimindeki Doğu Berlin’de inşaat işçilerinin bir bölümünün sürekli olarak artırılmakta olan iş yüküne karşı kendiliğinden gelişen bir gösteri düzenlemeleriyle patlak veren ayaklanma.

    Tarihsel Gelişimi

    1950’lilerin başlarında, Kızıl Ordu’nun İkinci Dünya Savaşı sonunda ele geçirdiği ülkelerin siyasi ve toplumsal yapısı az çok Sovyetler Birliği’ninkine benziyordu. Toprak ve sanayi millileştirilmiş ve geriye önemli sayılabilecek büyüklükte herhangi bir burjuva mülkiyeti kalmamıştı. İktidar, sosyalizmi inşa etmekte olduğunu iddia eden monolitik Stalinist partilerin elindeydi.

    Buna karşılık bu devletlerle Sovyetler Birliği arasında, kökenleri itibariyle önemli bir farklılık vardı. Sovyet Devleti, daha sonra ihanete uğrayan muzaffer bir proleter devrimi ile kurulmuştu. Doğu Avrupa devletleri ise işçi sınıfının aktif desteği şöyle dursun, bu sınıfın şiddetli bir biçimde baskı altına alındığı koşullarda ortaya çıktı.

    Stalin, başlangıçta Doğu Avrupa’da büyük çaplı millileştirmeler yapmayı amaçlamıyordu. Stalin’in dış politikası, iç politikası gibi, tek bir egemen saik tarafından belirleniyordu: Sovyet bürokrasisinin kendisini koruması. Stalin’in temel endişesi İkinci Dünya Savaşı’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki gibi bütün Avrupa’yı kasıp kavuran yeni bir işçi sınıfı ayaklanma dalgasını tetiklemesiydi. Böyle bir devrimci dalga Sovyet işçi sınıfını Stalinist rejime karşı ayaklanmaya teşvik edip rejimin sallanmasına neden olabilirdi. Bu nedenle Stalin’in savaş tarafından temelleri sarsılmış olan burjuva rejimlerini yeniden kurmakta yaşamsal bir çıkarı vardı.

    Aynı zamanda, Moskova bürokrasisi az daha Sovyetler Birliği ’nin mahvına yol açacak olan Alman saldırısının şoku nedeniyle hâlâ ayakta zor duruyordu. Bürokrasi başka bir emperyalist saldırıya karşı belirli garantiler istiyordu.

    Sovyetler Birliği ile Amerikalı, Britanyalı ve Fransız müttefikleri arasında yapılan Tahran, Yatla ve Postdam konferanslarında varılan anlaşmaların arka planında bunlar yer alıyordu. Sovyetler Birliği ’ne, batı sınırlarını kapitalist Avrupa’dan ayıracak olan bir dizi tampon devlet - Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve belli bir ölçüde Yugoslavya ve Arnavutluk- üzerinde denetim kurma hakkı tanındı. Almanya, Sovyetler Birliği , Amerika Birleşik Devletleri, Britanya ve Fransa tarafından ortaklaşa yönetilecek ve dört işgal bölgesine bölünecekti.

    Tampon devletler üzerinde denetim hakkı tanımak emperyalist güçler açısından verilmiş büyük bir ödün değildi. Bu ülkelerde burjuvazi çok zayıftı ve Nazilerle yapmış olduğu işbirliği nedeniyle itibarını yitirmiş durumdaydı. İşçi sınıfını sadece Stalinizm denetim altında tutabilirdi. Stalin ise emperyalist güçlere Batı Avrupa’da burjuva egemenliğinin yeniden kurulması için destek sağlayacağına dair söz verdi. Sovyet bürokrasisi, Doğu Avrupa’da – bütünüyle denetimi altında olmasına ve burjuva partilerin çok zayıf olmalarına karşın - burjuvaziyi yeniden iktidara getirdi. Birçok durumda burjuva siyasetçiler tarafından yönetilen bu hükümetlerin kilit bakanlıkları, rejimin Moskova’ya sadık kalmasını güvence altına almak için Stalinist partinin temsilcilerinin elinde oluyordu. Bu, burjuvazinin iktidara yeniden tırmanabilmek için sahip olduğu tek şanstı. Yerel Komünist partilere, işçi sınıfının göstereceği herhangi bir bağımsız inisiyatifi bastırma talimatı verilmişti. Sovyetler Birliği ’de sürgünde bulunan Komünist parti üyeleri bu iş için sistematik bir biçimde eğitildiler.

    Soğuk Savaş’ın etkileri

    Savaş sonrasındaki ilk üç yılda Sovyet işgal bölgesinde çok az sayıda millileştirme yapıldı. Bunun tek istisnası Alman ordusunun ve gericiliğinin omurgasını oluşturan feodal toprak sahibi Yunkerlerin sahip oldukları topraklar ve savaş suçlularının mallarıydı. Buna ek olarak çok sayıda fabrika söküldü ve savaş tazminatı olarak Sovyetler Birliği ’ne götürüldü. Bu uygulama fabrikaların bir çoğunun, şimdi artık işlerini kaybetmekte olan işçiler tarafından yeniden inşa edilmesini gerektirdiğinden, Sovyet işgal yetkilileri ile yaşanan sürekli bir sürtüşmenin kaynağı haline geldi.

    Soğuk Savaş’ın başlaması Doğu Avrupa’ya yönelik Stalinist politikada değişikliklerin yaşanmasına yol açtı. Soğuk Savaş’ın kendisi, emperyalizmin, Stalinist partilerin verdiği destek sayesinde erişmiş olduğu siyasi istikrarın bir sonucuydu. Batılı hükümetler, ani bir devrim tehdidinden korkmamaya başladıkları ölçüde, Sovyetler Birliği üzerindeki ekonomik, siyasi ve askeri baskıyı artırmaya başladılar. 1947 yılında, Marshall Planı temelinde, Batı Avrupa’nın ekonomik olarak yeniden inşasına başlandı. Bir yıl sonra, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa arasındaki askeri ittifak olan NATO kuruldu. Ve 1950’de Kore Savaşı’nın başlaması ile birlikte Soğuk Savaş ilk zirve noktasına ulaştı.

    Bu gelişmelerin bir sonucu olarak Stalinizmin Doğu Avrupa üzerindeki denetimi iki cepheden tehdit edilmeye başlanmıştı. Bir yandan işçi sınıfı Stalinizme karşı gittikçe daha fazla düşmanca bir tavır alıyordu. İşçi sınıfı, sanayinin sökülüp götürülmesinden, ardı ardına gelen ödemelerden ve artan yalıtılmışlıktan kaynaklanan ekonomik altüst oluşun bedelini ödemeye zorlanıyordu. İşçiler, yaşam standartlarında herhangi bir artış olmadan, sürekli olarak üretkenliklerini ve performanslarını arttırmaya zorlanıyordu. Aynı zamanda, bürokrasinin işçi sınıfına karşı bir ağırlık oluşturmak üzere beslediği burjuva unsurlar yüzlerini Batıya dönmeye başlamış ve bu şekilde Sovyet denetimini tehlikeye sokmuştu.

    1948 yılında Moskova ile Yugoslavya arasında, Doğu Avrupa üzerindeki Stalinist denetimin altını biraz daha oyan açık bir anlaşmazlık patlak verdi. Yugoslav Komünist Partisi iktidara güçlü bir partizan hareketinin başını çekerek gelmişti ve Moskova’ya diğer Doğu Avrupa partilerine kıyasla daha az bağımlıydı. Yugoslav Komünist Partisi’nin önderi Tito, Stalin’in emirlerini kabul etmeye daha fazla razı değildi. Tito, sosyalizme giden alternatif bir yol konusunda umutların doğmasına yol açtı ancak kısa bir süre sonra emperyalizmle kendi uzlaşmasını sağlamaya, emperyalist blok ile Sovyet bloku arasında bir manevra politikası uygulamaya karar verdi.

    Bir yandan işçi sınıfı, diğer yandan burjuvazi tarafından tehdit edilen Stalinist bürokrasi programını değiştirmeye zorlandı. Ulusal burjuvazi ile bir arada varolmak artık daha fazla mümkün değildi. Burjuva siyasetçiler ve partiler hükümetlerden tasfiye edildi ve burjuva mülkiyeti büyük ölçüde kamulaştırıldı. Almanya’da bu gelişmeler özellikle keskin bir biçim aldı, çünkü bu ülkenin siyasi statüsü konusunda henüz nihai bir karar alınmamıştı.

    Stalin, 1948’de, hâlâ siyasi olarak tarafsız ve Sovyetler Birliği ’nin üzerinde belirli bir etkiye sahip olabildiği, birleşik bir Alman devleti yaratmayı umuyordu. Stalin, bu seçenekten 1952 yılına kadar tam olarak vazgeçmedi. Bu tür bir perspektifle Sovyet işgal bölgesinde SPD ve KPD –Sosyal Demokrat ve Komünist partiler- SED’in (Almanya Birleşik Sosyalist Partisi) çatısı altında birleştirildiler. Aynı amaca hizmet etmek üzere burjuva partileri SED ile bir blok oluşturdular.

    Ancak SPD Batıdaki bölgelerde KPD ile birleşmeyi reddetti ve Almanya’nın Batı bloku ile bütünleşmesi için hummalı bir şekilde çalıştı. CDU da aynı politikayı uyguladı ve Amerikan ve Britanya hükümetlerinden destek gördü. 1948 Haziranında, Berlin’in Batı Kesimi de dahil olmak üzere, Batı bölgelerinde yeni bir para birimi, Sovyet hükümetiyle öncesinde herhangi bir anlaşmaya varılmadan, tedavüle sokuldu. Halen eski para biriminin tedavülde olduğu Doğu Alman ekonomisi çökme tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

    Almanya´nın Bölünüşü ve Toplumsal Huzursuzluk

    Stalinistler, politikalarının yaşam standartlarında daha fazla düşüşe yol açacağından, para reformuna bir günlük genel grevle tepki göstermiş olan Batı bölgelerindeki işçilere çağrı yapabilirlerdi. Bunun yerine, bütün insan ve yük trafiğini durdurarak Batı Berlin’i ablukaya almayı kararlaştırdılar. Sıkıntıyı çeken Batı Berlin işçileri oldu. Amerikan hükümeti bu fırsatı bir hava köprüsü kurmak ve kendisine Batı Berlin halkının kurtarıcısı süsü vermek için kullandı.

    Şimdi Almanya’nın bölünmesi tasdik edilmiş oluyordu. 1949 Mayısında Amerikan, Britanya ve Fransız bölgelerinde Federal Alman Cumhuriyeti kuruldu. Beş ay sonra, Sovyet bölgesinde Demokratik Alman Cumhuriyeti kuruldu. Doğu Almanya’da burjuva mülkiyeti hızla ortadan kaldırıldı. 1948’de Sovyet bölgesindeki bütün bankalar millileştirildi. 1951’de Doğu Alman parlamentosu birinci beş yıllık planı kabul etti ve 1952’de yapılan bir parti konferansı “DAC’de sosyalizmin temellerinin sistemli bir biçimde kurulması gerektiğini” ilan etti.

    Millileştirmeler işçiler tarafından memnuniyetle karşılanıyordu. Bu memnuniyet kendisini 1946’da Saksonya’da savaş suçlularının ve Nazi eylemcilerinin sahip oldukları büyük fabrikaların kamulaştırılması ile ilgili oylamada göstermişti –lehte oy kullananların oranı yüzde 78 olmuştu. Bununla birlikte millileştirmelere işçi sınıfına karşı yöneltilmiş daha ağır bir baskı dalgası eşlik ediyordu.

    Stalinist SED, resmi olarak “Bolşevik tipte Leninist parti” olarak ilan edildi ve çeşitli kereler tasfiyeler yapıldı. Tasfiyelerin ilk kurbanları eski SPD üyeleri oldu. Bundan sonra sıra 1933 öncesinde KPD dışında olan ve KPD’ye 1945’de yeniden katılmış olan komünist grupların üyelerine geldi. Nihayet, savaş öncesinde KPD ve SPD içinde aktif olanların bir çoğu ihraç edildi ve yerlerine savaş sonrasında Stalinist okullarda eğitilmiş, genç, deneyimsiz üyeler yerleştirildi.

    1949’da yapılan parti seçimlerinde daha önceki parti görevlerinin sadece dörtte biri yeniden seçilebildi. Yeni görevlilerin üçte ikisi 1945 öncesinde ne SPD’de, ne de KPD’de siyasi olarak aktifolmamışlardı. Atmosfer, göz korkutma ve “Sosyal Demokrat”, “Troçkist” ve “Titoist” ajanlık suçlamalarıyla doluydu. Stalin kültü yeni doruklara ulaşıyordu.

    Burjuva partileri resmi olarak yok edilmemişti. Bunun yerine bürokrasinin yardımcı enstrümanlarına dönüştürülmüş ve sadık Stalinistlerin denetimi altına sokulmuşlardı. Hatta iki tane yeni sağcı parti kuruldu. Bunların görevi daha önce siyasi faaliyet göstermeleri yasaklanmış eski sağcıları ve hatta faşistleri DAC rejimine payandalık yapmak üzere örgütlemekti.

    Doğu Avrupa Devletlerinin Sınıf Karakteri

    Doğu Avrupa’da yaşanan siyasi değişimler önemli siyasi soruların sorulmasına yol açtı. Stalinist bürokrasi tarafından uygulanan geniş kapsamlı millileştirmelerin ardından burjuva sınıfından geriye pek bir şey kalmamıştı. Doğu Avrupa devletleri hâlâ burjuva devletler olarak tanımlanabilir miydi ya da bunlar işçi devletleri miydi? Bu sorular Dördüncü Enternasyonal’in içinde yoğun bir tartışma başlattı. Bu tartışma nihayet 1953 yılında, Michel Pablo ve Ernest Mandel’in başını çektiği bir oportünist kanat ile Uluslararası Komite tarafından temsil edilen Marksist kanat arasında bir bölünmenin yaşanmasıyla sonuçlandı.
    [[
    Dördüncü Enternasyonal]]’in içinde, 1948’den itibaren, Doğu Avrupa devletlerinin işçi devletleri olarak tanımlanması gerektiği yolunda düşünceler öne sürülmeye başlandı. Bu tür bir tanımlamanın lehinde öne sürülen gerekçeler ampirisist bir doğaya sahipti. Gerçekler ya da gerçek olduğu kabul edilen şeyler sıralanıyor ancak verili fenomenin tarihsel kökenlerine ve bir bütün olarak uluslararası bağlama hiçbir rol oynama hakkı tanınmıyordu. Doğu Avrupa devletleri Sovyetler Birliği ’ne çok benziyorlardı –bu inkar edilmesi mümkün olmayan bir gerçekti. Dördüncü Enternasyonal, Sovyetler Birliği ’nin yozlaşmış olsa da bir işçi devleti olduğu konusunda her zaman için ısrarcı olmuştu. Dolayısıyla bu devletler de birer işçi devletiydiler.

    Dördüncü Enternasyonal’in çoğunluğu bu türden kolaycı bir kıyaslamayı reddetti. İki temel itiraz yapıldı. Bunlardan ilki millileştirmelerin kendi başına bir işçi devletini tanımlamaya yeterli olmayacağıydı. Temel sorun millileştirmelerin nasıl yapıldığı ve onları yapanın kim olduğuydu.

    Doğu Avrupa devletlerinin, aceleci bir biçimde işçi devletleri olarak tanımlanmasına karşı yöneltilen itirazlar, bu gelişmelerin kendi uluslararası bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiğini söylüyordu. Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Yürütme Komitesi 1949 Nisanında aldığı bir kararda şu vurguyu yapıyordu: “Stalinizmin değerlendirilmesi lokalize olmuş sonuçlar temelinde yapılamaz; bu değerlendirme Stalinizmin dünya ölçeğindeki eylemlerinin bütününden hareket etmelidir.” Karar, Stalinizmin “kapitalist düzenin Avrupa’da ve Asya’da aniden ve eş zamanlı olarak çökmesini engelleyen belirleyici bir etken” olduğuna işaret ediyordu.

    DAC’nin yıkılmasından 40 yıl önce yazılmış olan bu satırlar, onun çöküşünü anlayabilmek açısından kritik bir öneme sahiptir. Pek çok Marksist öngörü için söz konusu olduğu gibi, bu öngörünün de gerçekleşmesi, onu kaleme alanların düşündüğünden daha uzun bir zaman aldı. Ancak Doğu Avrupa’da uygulamaya konulduğu iddia edilen “sosyalist” önlemlerle kıyaslandığında, Stalinizmin eylemleri ile dünya proletaryasının bilincinde yarattığı tahribat – uzun vadede – çok daha ağır basmıştır.

    En nihayetinde, Dördüncü Enternasyonal, Doğu Avrupa’da kurulan devletleri tanımlamak üzere “yozlaşmış işçi devletleri” kavramını kullandı. Ancak bunu yaparken “yozlaşmış” sıfatına vurgu yaptı. Bu şekilde, bu devletlerin kökenlerinin çarpık ve anormal karakterine işaret etmiş oldu. Bu tanım, bu devletlerin, egemen bürokrasi devrimci bir işçi hareketi tarafından alaşağı edilmediği ve işçi iktidarının gerçek organlarını kurmadığı sürece, kendi ayakları üzerinde duramayacaklarını anlatıyordu.

    Kısa bir süre içinde, tartışmanın ilk başlarında Doğu Avrupa’daki rejimlerin bir işçi devleti olarak tanımlanması gerektiği konusunda ısrar edenlerin aslında farklı bir perspektif geliştirmekte oldukları görüldü. 1949’un Eylülünde Michel Pablo “kapitalizmden sosyalizme geçişin yaşanacağı, yüzyıllara yayılacak olan bütün bir tarihsel dönem boyunca, devrimin, öğretmenlerimizin önceden düşündüklerinden çok daha çapraşık ve karmaşık gelişimiyle karşılaşacağız- ve işçi devletleri normal değil, fakat kaçınılmaz olarak tamamen yozlaşmış olacaklar” öngörüsünü yaptığı bir makale yayınladı.

    Burada, Doğu Avrupa’da kurulan rejimler, artık, varlığını sürdüremeyecek olan tarihsel yozlaşmalar olarak değil, fakat sosyalizme giden yolda geçiş sağlayan ve hatta gerekli olan bir aşama olarak sunulmaktadır. Bu noktada Stalinizme ilerici bir rol atfedilmesine fazla bir mesafe kalmamıştı. Aslında Pablo’nun ulaştığı sonuç da buydu. Ona göre Doğu Avrupa’da yaşananlar, Stalinizmin nesnel gelişmelerin baskısı altında kendisini reforme edebileceğini göstermişti. Dördüncü Enternasyonal’in bağımsız partilerini inşa etmeye artık gerek yoktu. Bunun yerine Dördüncü Enternasyonal’in kadroları –onun tanımladığı şekliyle- “gerçek kitle hareketi”nin içine girmeli ve Stalinist ve diğer bürokratik güçleri etkilemeliydi.

    Pablo, Dördüncü Enternasyonal’in seksiyonlarını Stalinist partilerin içinde eritti ve sekreter olarak konumunu kötüye kullanarak, bu gidişe karşı çıkan herkese bürokratça tavır aldı. Bu durum, James P. Cannon’ın “Açık Mektup”unun –Uluslararası Komite’nin kurucu belgesinin- yayınlanmasına yol açtı.

    Doğu Almanya’da Ayaklanma

    Dördüncü Enternasyonal içindeki tartışma ilerlerken, Doğu Avrupa’da yaşanan olaylar Uluslararası Komite’nin haklılığını kanıtladı. Dördüncü Enternasyonal’de yaşanan bölünmeden kısa bir süre önce, Doğu Almanya’da işçi sınıfı ile Stalinist bürokrasi arasındaki çatışma en yüksek noktasına ulaştı. 16 Haziran 1953’te –Stalin bu tarihten üç ay önce ölmüştü- Doğu Berlin’deki inşaat işçilerinin bir bölümü, sürekli olarak artırılmakta olan iş yüküne karşı, kendiliğinden gelişen bir gösteri düzenlediler. Kısa bir süre içinde 10.000 işçi daha bu protestolara katıldı. Ertesi gün, bütün Doğu Almanya’da, yüz binlerce işçi greve gitti. İşçiler sadece eski çalışma koşullarına geri dönmeyi değil, fakat aynı zamanda hükümetin istifasını ve serbest seçimlerin yapılmasını da talep ediyorlardı. Halle, Merseburg ve Magdeburg’da grev komiteleri şehirlerin denetimini geçici olarak ele geçirdi ve siyasi mahkumları serbest bıraktı.

    Stalinist egemenler ve Sovyet işgal güçleri isyanı kaba kuvvet kullanarak bastırdılar. Savunmasız işçilere karşı tanklar gönderildi.Yüzden fazla insan öldürüldü. Yüzlerce işçi tutuklandı ve yıllarca hapiste kaldı. Greve önderlik eden altı kişi ölüme mahkum edildi.

    Doğu Almanya’da meydana gelen kanlı olaylar işçi sınıfının yaratacağı basınçla Stalinist bürokrasinin kendini reforme edeceğine ve işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda hareket etmeye başlayacağına dair Pablocu iddiayı açıkça çürütüyordu. Oportünist çizgilerini savunurken “gerçekler” konusunda ısrarcı olan oportünistler, oportünist yönelişlerine ters düştüğünde gerçeklere karşı tamamen duyarsız kalıyorlardı. Bununla birlikte, oportünizm bir siyasi yanlış anlama değildir, aksine sınıflı toplumda derin nesnel kökleri vardır.

    Uluslararası Komite, Doğu Almanya’daki ayaklanmayı “Sovyetler Birliği ’nde iktidarı gasbetmesinden ve konsolide etmesinden bu yana, Stalinizme karşı yapılan ilk kitlesel ayaklanma” olarak değerlendirirken, Pablo bütün bu kanlı olayları göz ardı etti. Pablo, bunun yerine, ayaklanmanın ardından korkuya kapılan bürokrasinin işçilere kimi ekonomik ödünler verdiğini vurguladı. Bu ekonomik ödünleri, kendi teorisinin doğruluğunu gösteren yeni bir kanıt olarak sundu.

    Pablo şunları yazdı: “Sovyet önderler ve şu çeşitli ‘Halk Demokrasileri’nin ve Komünist Partilerin önderleri, bu olayların derin anlamını daha fazla çarpıtamaz ya da göz ardı edemezler. Kendilerini kitlelerin desteğinden sonsuza dek mahrum etme ve daha güçlü patlamalara yol açma riskinden kaçınabilmek için hâlâ, daha fazla ve gerçek ödünler verme yolunda yürümek zorundalar. Bundan sonra yarı yolda duramayacaklar. Yakın gelecekte daha ciddi patlamaların yaşanmasını önlemek ve eğer mümkünse mevcut durumdan, kitleler için daha tahammül edilebilir bir ortama ‘istemeye istemeye’ geçmek için ödünler vermek zorundalar.” (The Heritage We Defend, s 234-235)

    Bu sözler, bütünüyle, karşı devrimci Stalinizm için özürler bulmaya yönelikti. Üç yıl sonra, daha önce Doğu Almanya’da yaşanmış olanlar, bu kez Macaristan’da, çok daha geniş bir ölçekte tekrarlandı. Ancak Pablocular, Stalinizmin içindeki solcu eğilimler hakkında spekülasyonlar yapmaya devam ettiler. Pablocular, bizzat Stalinizmin bir payandası haline geldiler ve işçi sınıfının devrimci bir perspektiften uzak tutulmasında kritik bir rol oynadılar.

    Ayaklanma Sonrası Dönem

    Doğu Almanya’da egemen bürokrasi 1953 ayaklanmasından sonra kimi ekonomik ödünler verdi ancak bunlar uzun ömürlü olmadı. Bu ödünleri, bürokrasinin yaptığı “sosyalizmin inşası” yolunda atılacak ileri adımlarla ilgili yeni çağrılar izledi. Her zaman olduğu gibi, bu çağrılar, sömürü ve baskının yoğunlaşacağının bir işaretiydi.

    1957 yılında, sadece yurtdışına yapılan gezilere değil, fakat aynı zamanda DAC içinde seyahat etmeyi de sıkı denetim altına alan bir pasaport yasası uygulamaya kondu. SED’in 1958’de yapılan Beşinci Kongresi, “sosyalizmin 1965 yılında tamamlanacağını” ilan etti ve Doğu Alman sendikalarının tarihindeki en büyük tasfiye hareketi başlatıldı. Bütün sendikalarda yöneticilerin üçte ikisinden fazlasının yerine, en sadık Stalinist bürokratlar getirildi.

    Ancak bürokrasinin işçi sınıfı üzerinde uygulayabileceği baskının bir sınırı vardı. İşçiler her an “ekonomik mucizenin” cazip işler yarattığı Batı Almanya’ya gidebilirlerdi. 1959’da, 145.000 kişi DAC’yi terk etti; 1960’da bu sayı 200.000 olmuştu ve 1961’de 300.000 kişinin ülkeyi terk etmesi bekleniyordu. Gidenler özelikle genç kuşaktan –gidenlerin yarısı 25 yaşın altındaydı- ve çalışmaya en uygun durumda olanlardı. Ekonomi, en üretken işçilerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

    1961’de Berlin Duvarı’nın inşa edilmesinin nedeni buydu. DAC’yi terk etmek, bir gece içinde olanaksız hale geldi. Bunu deneyecek olanlar için vurulma tehlikesi söz konusuydu. SED, duvarın “faşizme karşı koruyucu bir engel” olduğunu iddia ediyordu ancak herkes onun orada, faşistlerin içeriye girmesini değil, DAC vatandaşlarının dışarıya çıkmasını engellemek için durduğunu biliyordu.

    Bürokrasi, duvarın sağladığı korumayla, egemenliğini belli bir ölçüde sağlamlaştırmayı başardı. Üretim araçlarının millileştirilmesi temelinde ve dünya ekonomisindeki genel büyümenin yardımıyla, önemli bir ekonomik gelişme sağlandı. 1950 ile 1974 yılları arasında sanayi üretimi yedi kat arttı. 1969 yılında DAC 17 milyonluk nüfusuyla, Alman Reich’ının 1936’da 60 milyon nüfusla ürettiğinden daha fazla sanayi malı üretiyordu.

    Bürokrasi şimdi işçi sınıfına hatırı sayılır toplumsal ödünler verebilecek araçlara sahipti. Eğitim, çocuk bakımı, konut, sağlık, sosyal güvenlik ve kültür alanında kapitalist ülkelerin bir çoğunun ötesine geçtiler. Ancak ne millileştirilmiş üretim araçları, ne de toplumsal kazanımlar DAC’yi, SED’in iddia ettiği gibi sosyalist bir toplum yapmıyordu.

    17 milyonluk bir ülkede bürokrasi, yurttaşlarının yaşamının her veçhesini izlemesi için 200.000 tam zamanlı ve kısmi zamanlı gizli ajan besliyordu. Stasi –ya da halk arasındaki takma adıyla “millileştirilmiş dinleme ve yakalama şirketi”- şüpheli unsurlardan, onları tutuklamak istediğinde, arama yaparken köpekleri kullanabilmek için, koku örnekleri bile topluyordu. Örnekler plastik torbalar içinde, dikkatle saklanıyordu. Diğer pek çok alanda olduğu gibi, Stasi’de de etkinlik ve ucubelik, beceriksizlikle iç içe geçiyordu.

    Bürokrasi sadece siyasi muhalefetten korkmuyordu; bağımsız ya da orijinal olan her tür düşünceden de korkuyordu. Özellikle sanatçılar, birçoğu bütünüyle apolitik olmalarına karşın, dikkatle izleniyorlardı.

    Batıya yakınlaşma

    1960’ların sonlarında Batı dünyasını sarsan militan işçi sınıfı ve öğrenci mücadeleleri Doğu Avrupa’ya da yayıldı. 1968 yılı, DAC’ninki de dahil olmak üzere, beş Varşova paktı devletinin orduları tarafından bastırılan Prag Baharı’na tanıklık etti. 1970’te Polonya bir grev dalgası ile sarsıldı. Gdansk tersanesi işçilerine karşı tanklar kullanıldı ve onlarca işçi öldürüldü. DAC’da da huzursuzluk belirtileri görülüyordu.

    1971’de, Ulbricht, SED’in liderliğinden uzaklaştırıldı ve yerine en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Erich Honecker getirildi. Honecker, sistematik siyasi baskı politikasını işçi sınıfına verilen büyük maddi ödünlerle birleştirdi. Honecker bunu batıyla olan ekonomik ilişkilerini arttırarak yapabildi.

    Willy Brandt, 1969 yılında, savaştan bu yana Batı Almanya’daki ilk sosyal demokrat hükümeti kurdu. Brandt, kendi Doğu politikasını Ostpolitik uygulamaya koydu ve 1970 yılında Polonya’ya bir ziyaret gerçekleştirdi. 1972’de, Doğu ve Batı Almanya arasındaki siyasi ilişkileri normalleştiren bir anlaşma imzalandı. Bu politika Alman burjuvazisinin ve Stalinist bürokrasinin karşılıklı olarak yararınaydı. Burjuvazi için Doğu’ya doğru ekonomik genişleme, 1970’lerin ilk yarısında ekonomiyi etkisi altına alan krizin etkilerini bertaraf etmek açısından kritik öneme sahipti. Stalinist rejimler için Batının desteği, işçi sınıfının meydan okuyuşuyla başa çıkabilmek etkili bir önlem olacaktı.

    Sonuç olarak, iki Alman devleti arasındaki ticaret büyük bir hızla büyüdü. Geçen on yılın sonunda, Doğu Almanya dış ticaretinin yüzde 30’unu Batı ile yapar hale gelmişti. DAC, Batı Alman hükümetinden teknik yardım ve büyük tutarda borç aldı, transit geçişler karşılığında ve siyasi mahkumların özgürlüğünü satarak milyonlarca mark nakit elde etti. İki hükümet arasında yakın kişisel ilişkiler kuruldu ve düzenli olarak konsültasyonlar yapılır oldu. Doğu Almanya’da yaşam standartları bu temel üzerinde hızla yükselmeye başladı. 1970’ler boyunca gelirler üçte bir oranında arttı, tasarruflar ikiye katlandı ve perakende ticaret yüzde 56 oranında arttı. Hane halkının yüzde 40’ının bir otomobili vardı, yüzde 84’ü çamaşır makinesi ve yüzde 88’i televizyon sahibiydi.

    Fakat Honecker’in “tek ülkede sosyalizmin” başarısı olarak övdüğü şey, aslında tam tersi yönde bir gelişmeye işaret ediyordu. DAC, dünya ekonomisinin kaynaklarını ne kadar fazla kullanırsa, onun ticaret döngülerine ve krizlerine o kadar bağımlı hale geliyordu. 1980’lerde yaşanan değişimler DAC’nin altını oydu ve en sonunda da çöküşüne yol açtı.

    Bilgisayar teknolojisinin üretimin her veçhesinde kullanılmasının sonucunda emek üretkenliğinde yaşanan artışa ayak uyduramayan DAC, uluslararası rekabette geriye düştü. Dünya mühendislik ürünleri ihracatında 1973’te yüzde 3,9 olan pazar payı, 1986’da yüzde 0,9’a geriledi. Alınan kredileri ve ithal edilen malları, artan ihracatla finanse edebilme olanağı ortadan kalkmıştı.

    Dünya ekonomisindeki değişimler, diğer Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği üzerinde de benzer etkiler yarattı. Bu ülkelerin en önemli ihracat kaynağı olan hammaddelerin fiyatı düştü. Ucuz sanayi ürünleri sağlayıcısı olarak, en modern teknolojiyi en ucuz emekle bir araya getiren Doğu Asya kaplanlarının meydan okuyuşu ile karşı karşıya kaldılar. İhracatı arttırma umudu ile alınan devasa borçlar, işçi sınıfını artan oranlarda sömürerek ödenmek zorunda kaldı.

    Bu durumun siyasi etkileri ilk olarak Polonya’da görüldü. 1980 ve 1981’de bütün Stalinist rejimleri korkutan kitlesel Solidarnosc [Dayanışma] hareketi patlak verdi.

    Moskova’daki egemen kast, benzer bir hareketin Sovyetler Birliği ’nde de gelişebileceğinden ve kendilerini de önüne katıp götüreceğinden korktu. Egemen kast, epeyce tereddüt geçirdikten sonra, işçi devletinin, altmış yıl boyunca sömürmüş oldukları mülkiyet ilişkilerini terk etmeye ve ayrıcalıkları için burjuva özel mülkiyeti içinde yeni bir temel bulmaya karar verdi. Gorbaçov’un ve onun perestroyka politikasının yükselişinin önemi buradaydı.

    Honecker, perestroykaya karşı çıktı. Doğu Almanya’da bu politikanın uygulanması durumunda, DAC’nin sonunun geleceğini gayet doğru bir biçimde anlamıştı. Tarihte ilk kez, SED’in sloganı olan “Sovyetler Birliği ’nden öğrenmek kazanmayı öğrenmek anlamına gelir” sloganı bir kenara bırakıldı. Hatta popüler Sputnik dergisi gibi kimi Sovyet yayınları yasadışı yayın sayılmaya başlandı. Her şeye rağmen, DAC yok olmaktan kurtulamadı. Hızla iflasa doğru sürüklendi.

    Yıllar sonra, Politbüro’nun ekonomiden sorumlu üyesi Fuenther Mittag, Der Spiegel dergisiyle yaptığı bir görüşmede, o sıralarda “birleşme olmadan DAC’nin toplumsal sonuçları öngörülemeyecek bir felakete doğru gideceğine, çünkü kendi ayakları üzerinde durmaya devam edemeyeceğine” ikna olduğunu açıkladı. Mittag, 1987’nin sonunda “oyunun bittiği”ni anladığını itiraf etti. Fakat halkın büyük bölümünün bürokrasinin oyunu bırakmış olduğunu anlayabilmesi için iki yıl gibi bir süre geçmesi gerekecekti.

    DAC’nin çöküşü

    1989 baharında DAC’deki siyasi atmosfere umutsuzluk ve felç olma hali damgasını vuruyordu. Eğer o günlerde bir kamuoyu araştırması yapmak mümkün olsaydı, büyük çoğunluk, hiç tereddüt etmeden, ilk olarak işlerin bundan böyle sadece daha kötüye gidebileceğini ve ikinci olarak da egemen kliği iktidardan uzaklaştırmanın hiçbir yolu olmadığını söylerdi.

    Volkskammer (Doğu Alman Parlamentosu) Haziran ayında oy birliğiyle Çin rejimini, Tiananmen Katliamı ile ilgili olarak kutlama kararı alınca, genel hüsran duygusu daha da yoğunlaştı. Altı ay sonra, Almanya’nın Gorbaçovu pozuna girecek olan Hans Modrow, kişisel olarak tebriklerini iletmek üzere Pekin’i ziyaret etti.

    Nihayet, genel hoşnutsuzluk kendisine bütünüyle apolitik bir çıkış yolu buldu. Yüzlerce Doğu Alman tatilci, Prag’da, Budapeşte’de ve Varşova’da Batı Alman elçiliklerini, Batı Almanya’ya gitmelerine izin verilmesi talebiyle işgal ettiler. Macaristan hükümeti Avusturya sınırını açınca on binlerce insan Batıya geçti. Bu terk etme dalgası, Doğu Alman hükümeti açısından otoritesinin altını oyan esaslı bir utanç kaynağıydı.

    Eylül ayının başlarında ilk ürkek gösteriler başladı. İlk başlarda gösterilere sadece birkaç yüz kişi katılırken, daha sonraları binlerce ve nihayet yüz binlerce insan katılır oldu. Devlet uzunca bir süre boyunca nasıl bir tepki vermesi gerektiğine karar veremedi. Kimi insanlar tutuklandı ve bunlara gözdağı verildiyse de, ordu olaylara müdahale etmedi.

    Gorbaçov, 7 Ekimde, gösterilerin tam orta yerinde, DAC’nin 40. kuruluş yıldönümü kutlamalarına katılmak üzere Almanya’ya gitti. Gorbaçov, yaptığı konuşmada Honecker’i desteklemeyeceğini belirtti. Bu, SED’in çizgisinin değişmesine neden oldu. Şimdi artık SED, aktif bir biçimde, kapitalist restorasyon ve Almanya’nın birleşmesi için çaba göstermeye başlamıştı. Honecker, Politbürodaki kendi adamları tarafından görevden uzaklaştırıldı ve yerine gösterileri “halkla diyalog” adını verdiği uygulama ile yatıştırmaya çalışan Egon Krenz getirildi. Meydanlarda yapılan siyasi tartışmalara binlerce insan katıldı. Ancak gösteriler gittikçe büyüyordu. 4 Kasımda, Doğu Berlin’de bir milyon insanın katılımıyla Almanya’nın tarihindeki en büyük gösterilerden biri yapıldı.

    Üçgün sonra, Gorbaçov’un destekçisi olarak bilinen Hans Modrow başbakanlığa getirildi. Ertesi gün Berlin Duvarı açıldı ve milyonlarca insan Batı Almanya’ya gidip gelmeye başladı. Bu, o an için, hükümetin üzerindeki baskının bir bölümünü ortadan kaldırdı.

    Bugün halihazırda PDS’nin onursal başkanı olan Modrow, daha sonraki yıllarda, başbakanlık yaptığı dönemle ilgili bir kitap yazdı. Modrow’a göre 1989-90 kışında bir devrimin yaşanması an meselesiydi: “Ahlaki çürümenin gündelik olarak sergilenişi ve SED’in üst düzey görevlilerinin yetkilerini kötüye kullanmaları genel öfkeyi patlama noktasına getirmişti… İnsanların öfkesi komün, şehir ve semt yetkililerine yönelmişti. Birçok yerde bunların faaliyet alanları büyük ölçüde daraltılmıştı. Grevler, geçici iş bırakmalar, iş yavaşlatmalar ve diğer karışıklıklar üretimde büyük boyutlu kayıplara yol açıyordu. Bunun dışında, ortaya mevcut siyasi yapılar tarafından gittikçe daha az denetlenebilen farklı türden toplumsal gerilimler çıkıyordu.”

    Daha sonra Modrow kendi hükümetinin temel hedef olarak neyi önüne koyduğunu anlatıyor: “Benim temel görevim ülkeyi yönetilebilir konumda tutmak ve kaosu önlemekti. Benim görüşüme göre, Almanya’nın birliğine giden yol kaçınılmaz bir gereklilikti ve enerjik bir biçimde desteklenmeliydi.” PDS’nin daha sonraları öne sürdüğü DAC’nin tecavüze uğramış olduğu ve Batı Almanya ile zorla birleştirildiği iddiası için söylenecek fazla bir şey kalmıyor.

    Aslında birleşmenin itici gücü Stalinistlerin kendisiydi. Kohl’ün ne yapacağına henüz tam olarak karar veremediği sırada Modrow “birleşik anavatan Almanya” sloganını temel slogan, haline getirmişti. Modrow, birleşmenin koşullarını görüşmek üzere Moskova’ya ve Bonn’a gitti. Modrow hükümeti, aynı sırada, gelecek birkaç yıl içinde bütün Doğu Alman ekonomisini özelleştirecek olan Treuhand ajansını kurdu. Dönemin ekonomi bakanı Christa Luft daha sonraları anılarını “Mülkiyetin Verdiği Neşe” gibi kışkırtıcı bir başlık altında yayınladı. PDS ancak, Mart 1990 Volkskammer seçimlerini kaybedip birleşme görüşmelerinden dışlanınca huysuzlanmaya başladı.

    İşçi sınıfı 1989’daki gösterilere kitlesel olarak katıldı ancak hiçbir şekilde bağımsız bir siyasi rol oynamadı. Bunun nedenini anlamak zor değil. Stalinizmin, 12 yıl süren faşist terörü izleyen 40 yıllık siyasi baskısı, işçi sınıfının bilincinde izlerini bırakmıştı. Kendilerine on yıllar boyunca DAC’nin sosyalizmi kurduğu söylendikten sonra birçok işçi kapitalizmi ciddi bir alternatif olarak görmeye başladı. Sonuçta Batı Alman işçiler çok daha iyi koşullarda yaşıyorlardı ve DAC’dekilerden daha fazla siyasi özgürlüğe sahiptiler.

    İşçi sınıfı içinde herhangi bir geçerli perspektifin olmamasına bağlı olarak, rastlantısal olarak ortaya çıkan olayların rotasını çözümlemekten tümüyle aciz, hatta kendi eylemlerinin sonuçlarını bile ölçemeyen orta sınıf figürler, hareketin sözcüsü haline geldiler. İlk gösterilerle birlikte ortaya bir dizi demokratik örgüt çıkıverdi. Bu örgütlerin programları belirsiz demokratik taleplerin ve “demokratik diyalog” için yapılan çağrıların ötesine gitmiyordu. Bu örgütler devrimci değişim için en ufak bir istek belirtisi bile göstermiyorlardı. Tam tersine, bunlar DAC’nin aniden yıkılması karşısında duydukları dehşeti ifade ettiler.

    Birden bire, milyonlarca insandan oluşan kitlesel bir hareketin başında bulundukları gerçeği karşısında korkuya kapılarak, inisiyatifi olabildiğince çabuk bir şekilde hükümete geri verdiler. Modrow hükümeti ile birlikte, hükümeti yükselen muhalefetten korumaya yarayan bir Yuvarlak Masa oluşturdular. Modrow’a karşı direncin büyümeye devam etmesi karşısında, nihayet Modrow’un hükümetine girdiler.

    Pablocular, Yuvarlak Masanın sol kanadını oluşturdular. 1953’te Stalinizmin sosyalizme giden yeni yollara girip yürüyebileceğini iddia ederek Dördüncü Enternasyonal’den kopmuş olanlar, şimdi kapitalizme giden yolda yürürken Stalinizme destek veriyorlardı.

    Hancılı, Kalecik

    Hancılı, Ankara ilinin Kalecik ilçesine bağlı bir köydür.

    Tarihi

    Köyümüz devecilikle uğraşan bir köymüş.Köyün adı “han” dan gelmektedir. Han köküne -cı eklenmiş böylece han işi yapan, hanla uğraşan kişi oluşmuştur. Daha sonra ise han işi yapanların köyü anlamına gelen atlik eki -lı da eklenerek hancılı oluşmuştur. Hancılı söylenmesindeki zorluk nedeniyle c sertleşip ç olmuş ve söylenişe de uygun olarak HANÇILI adı ortaya çıkmıştır. “Hançılı” adının oluşumu da köyün devecilikle uğraştığının bir göstergesidir. Ayrıca şimdi rahmetli olan büyüklerimizin önemli bir bölümü de köyün deveci köyü olduğunu, binalarda mutlaka koca koca evlikler ve develikler bulunduğunu, taşıma ve nakliye işinin develerle yapıldığını anlatırlardı. Yine Maymadar özünden gelen ailelerin de develelerin ayağına çamur bulaştığından, sineğin çok olduğundan dolayı göç ettiklerini ve böylece şimdiki araziye yerleşiklerini biliyoruz. Aslında deveciklik çok önmeli bir türkmen geleneğidir. Türkmenler genellikle havadar yerlerde _yaylalada_, sinekten kaçarak, hayvancılıkla uğraşıp geçimlerini sağlamışlardır. İşte tüm bu kanıtlar köyün devecikle uğraşan bir köy olduğunu doğrulayan delillerdir.
    Köyün kurucusu iki ailedir.
    Bunlardan biri Orta Asya’ dan çıkıp Malatya üzerinden tahmini 1402 Ankara Savaşı sırasında Timur’ un askerleri olarak gelip daha sona Hançılı’ ya yerleşen ve öz Türkmen olan köyün en kalabalık sülalesi (tamini 100 hane) EMİRHÜSEYİNOĞULLARI, diğeri ise Samsun üzerinden geldiği sanılan ABDULLAHKAHYAOĞULLARI’(bunlar kim? -Kımışlar-) dır.
    Her iki aileye daha sonra Maymadar özünden gelerek yerleşen Kel Bırralar, Memişler ve Çakallar (Maymadara Eskişehir Yeşilyurt köyünden geldikleri söylenir) , Bucular, Pıralar eklenmiştir. Encikler ile birlikte Atterlerin(?) Çayobadan geldikleri sanılmaktadır.
    Zamanında köyümüz halkından önemli bir genç Çanakkale Savaşına katılmış ve önemli sayıda şehit vermiştir. Kel aga (Hüseyin TÜRKMEN) 1. Dünya Savaşına katılmış uzun süre Rusya’ da esir kalmıştır. Yine köyümüz halkından Bektaş ağa (Bucuların Bektaş _Doğan_ da 1. Dünya Savaşına katılmıştır. Köyümüz sakini Yusuf Çavuş (Yusuf Türkmen) ise Kore Savaşına ise katılan tek kişidir.

    Kültür

    Köyümüz ALEVİ, Bektaşi köyüdür. Alevi geleneğine göre Garip Musa ocağına bağlıdır. Yani köyün piri Garip Musa, mürşidi ise Hıdır Abdallardır. Bu anlamda köyde Garip Musa ocağına bağlı dedeler, Rehberler (Emirhüseyinoğuları), talipler oturmaktadır. Köyde her yıl cem yapılmaktadır.
    Köyümüzde eskiden beri yerel düzeyde ve yergi türünde şiirler yazan, türküler söyleyen üstatlar(Molla Yusuf, Aşık Hüseyin, Aşık Arif, Seyit Tamer,yeni kuşak Mustafa Yıldırım, Ali Yıldırım,Ali İpekli, Leyla Akgül, Yusuf Akgül, Yusuf İpekli) varolagelmiştir (Bu durum Alevi-Bektaşi geleneğinin de bir anlamda gereğidir). Almanya’ da yaşamını sürdüren Haydar Avcı’ nın (pıraların ibrahim avcının büyük oğlu)halk bilimi ile ilgili araştırma ve incelemeleri mevcut olup bu inceleme ve araştırmalar bir kaç seri olarak kitaplaştırılmıştır. Haydar AVCI’nin yayinlarda kullandigi isim “Ali Haydar AVCI”dir. Bugüne dek bu adla 14 (on dört) kitabi yayinlanmistir. Son cikan kitaplarindan bazilari: “OSMANLI GiZLi TARiHiNDE PiR SULTAN ABDAL ve Bütün Deyisleri, nokta kitap yayini, Istanbul 2006, büyük boy 880 sayfa.; Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi, E Yayinlari, Istanbul 2004, Atcali Kel Mehmet Isyani-Aydin Ihtilali-1829, E Yayinlari, Istanbul 2004, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler, Cumhuriyet Kitaplar Yayini, Istanbul 2004, 4 (Dört) Cilt “Halkbilimi Arastirmalari, E Yayinlari, Istanbul 2003-2004. Köroglu Ayaklanmasi, Ortadogu Yayini, Almanya. Zeybeklik ve Zeybekler - Bir Baskaldiri Geleneginin Toplumsal ve Kültürel Boyutlari, Anadolu Verlag, Almanya. Kalender Celebi Isyani, Allevi Akademisi Yayini, Almanya. Halkbilimi Konulari ve Arastirma Yöntemleri, Berhem Yayinlari, Ankara. v.s. Ayrica Ali Haydar AVCI’nin Türkiye ve Avrupa’da yayinlanan belli basli bilimsel dergi, yillik ve armaganlarda yüzü askin uzun arastirmasi yayinlanmistir. Bu calismalarla ilgili cesitli yazar, bilimadami ve arastirmacilar tarafindan yapilan degerlendirmeler internet sayfalarindan izlenebilir.
    Bunun dışında Yusuf İPEKLİ’ nin şiirleri “Çığlığa Çağrı” adlı bir kitapta toplanmıştır. Yine Yusuf İPEKLİ’ nin eğitimle ilgili yazıları çeşitli meslek dergilerinde yer almıştır. Sosyal, siyasi, kültürel ve yaşamla ilgili diğer yazıları ise Kalecik Gazetesinde yer alan TAŞIN GEDİĞİ köşesinde haftalık yer almaktadır. Yine Hasan KURT Kalecik Gazetesinde haftalık siyasi ve sosyal içerikli yazılar yazmaktadır. Sabah gazetesinde ise her hafta Şehir Plancısı Erhan DEMİRDİZEN her perşembe yazılar yazmaktadır. Orijin Dersanesi sahibi Matematik Öğretmeni Haydar Ali İĞDELİ’ nin meslekle ilgili yazmış olduğu kitapları ve dergileri bulunmaktadır. Köyümüzde toyga aşı çok meşhurdur. Toyga aşı yayla çorbasının dene ile yapılmış olanıdır. Bunların dışında ayranlı aşımızda meşhurdur. Bulgur aşının yufka ekmeği üstüne dökülmesi ise yanında ayran ve kuzu (kuru soğan) olması halinde dillere destan damaklara ayrı bir tat olur.
    Eskiden elbette Anadolu mozayğinde olduğu gibi bizim köyde de köy düğünleri neşeli ve eğleceliydi. Sağmen karşılamadan - kına gecesine, duvak açmadan - damat donatmaya kadar çok önemli ayrıntılar uygulanırdı. Koç koyurma başlı başına bir eğlenceydi. Bağ bozumu, ekin gavrama, düven sürme, tınaz savurma hele hele öküz gütme, yağmur duası daha başkaydı.
    Sokularda dövülen, likte çekilen,sergide kurutulan bulgurun, da denenin de tatı da, yapımı da ayrı bir mutluluktu. Un öğütmek başlı başına bir uğraşıydı.
    Köyümüzde inanışa da uygun olarak halaka biçiminde kadınlı erkekli oynanan çekilen karşılıklı türkü alma verme biçiminde oynanan calimen oyunu da her Hançılılının belleğinde ayrı bir yer tutar.
    Hele hele CALİMENDE söylenen KABAK TÜRKÜSÜ yok mu…
    Bizim köyde su kavgası olurdu sık sık. Sen sulayacaksın, ben sulayacağım tartışması hep sürdü gitti.
    Hatta çok eskilerde (75 yaşındaki babam bile tanımıyor, sadece duyduğunu söylüyor) Eskişehir’ den bizim köye gelen birinin; “Ta ezelden su kavgası varıdı / Urganı alan Eldivan’ a yürüdü / Dura dura gara bağrım çürüdü / Bir gızını da alamadım Hançılı / Yıkıla da veran gala Hançılı” diyerek söylediği dörtlüğü hala dilden dile dolaşır durur.
    Köyde bulunan soyadları; “Türkmen, Tamer, Avci, Tetik, Doğan, Demirdizen, Kılınç, Şahinoğlu, Erol, Kurt, Akal, Bektaş, İğdeli, Bağcıoğlu, İpekli, Kalkan, Akgül, Akgün, Yıldırım, Ünal,Kaya, Çakal, Bulut’ tur.
    Köyde kullanılan lakaplardan abzıları; “geme, pati, karakelle, encik, kör seyit, çavuş, kımışlar, hannı, çöppe, aşık, titirek, kel, bucu, hotlamış, kavakali, topalali, kağnıcı, kuru, jenderme, gölük, barbar, çolak, eyye, molla, kazzık, katil, çini, malo, kara, maraşal, çönü, göbücük, ulaklı, böden, tomas, gacak…” tır.
    Köyde sık kullanılan yöresel deyim, kavram ve sözcükler ise şunlardır: “çaylak: toy, acmi, çöne: çoban yardımcısı, cılga: keçi yolu, cuma ağşamı: perşembeyi cumaya bağlayan kutsal olduğuna inanılan akşam, cıba: yeni kırkılmış keçi, çörten:çoraklı damdan yağmur suyunu akıtan (boşaltan) ağaçtan oyulmuş oluk, maymıkı: ara sıra, marisem: sandığımızın dışında, pöslük: hayvan dışkısının atıldığı yer, fışkılık, çöbre: şırası alınmış üzüm posası, diş: rüya, kelaazzz: anlayasın ki manasında bir deyim, çıka: katıksız, sade, pinnik: ilkel şartlarda yapılmış, eğreti, küçük kümes, culu: hindi, çıngı: köz ateşin sağa sola ıçrayacak kadar küçük olanı, bıldır: geçen yıl, gaylı, galan: bundan böyle, bundan sonra, bibi: hala, emmi: amca, bayak: az önce, mayalı: bazlama, yuka: 1-yufka ekmek, 2- (da) yüzeyde, derinde değil, 3- dipsiz, eğreti, gayım: güçlü, kuvvetli, sağlam, bıyıl: bu yıl, helke: içine su konulan bakırdan yapılmış kap, cingil: helkeden küçük genellikle içine süt konulan, inek sağmada kullanılan, küçük helke, bakraç, bakır kap, hereni: bakırdan yapılmış, büyük kazan, alaf: alev, şıvgın: sert, rüzgar eşliğinde, şapır şapır yağ yağmur, ötağan: daha yakın zamanda, ziyarmak: mızımak, mızıkcılık yapmak, desleme: sezdirme, verme, haberi olmasın, ellaham: herhalde, sanırım, avurt: ağız içi, şişirilmiş ağız içi ve damağı, boyunduruk: kağnıyaöküz koşmak için kullanılan ağaçtan yapılmış ve öküzlerin boynuna takılan düzenek, zelve: boğunduruğa öküz bağlamak için boyundurua her öküz için iki tane olan, öküzün boynunun aralarında kaldığı, alt kısmının ise ipla bağlandığı düzenek, fışkı: hayvan pisliği, kürtün: kar yığını, eşek oturmalığı, çıkım: tarlada kavrama (orakla ekin biçme) yaparken, bağ bellerken kısa vadede bitirilmek üzerebelirlenen hedef,kavrama: orakla ekin biçme işi, garık: fasulye, domates, satatalık ekimi yapılan ve kolay sulanmak için çevrilen 1 m2, 1,5 m2 ik alan, gırıtmak: nazlı nazlı, işveli, cilveli duruş, arık: zayıf, börtme: haşlama, hilletli: hastalıklı, tök: kendini beğenmiş, somurtkan, çirk: kurumuş hayvan pisliği, cimbil: burundan akan sümük, hedik: yaş, kaynatılmış bulgur, büzzük: kabaca kadının cinsel organı, büzzüğünü …….. (Rahmetli Veli Abıcanın deyimiyle), kürük: yarık, çekik kulaklı, saçı toplanmış, dıbız: anüs, .öt, gümele: çalılarla bağ başlarına yapılmış gölgelik, bekleme yeri, toyga: deneyle pişirilmiş yayla çorbası, eccik: azıcık, çok az, çömek: saban, pulluk vb biriken çamur sıyırmak için kullanılan demir, gölbez: biryaşına değmemiş, yavru köpek, gölbek: içi su dolu çukur, köp: kağnın bir bölümü, mahassimemek: dikkate almamak, yağarnı: sırt, sölpük: solgun, perağanti: büyük, asil ağanın sürüsünün yanında üçer beşer katılan davar katma işi, katkıntı, kürnek: sıcakta davarın birbirnegirmesi, arkaç: davarın yattığı yer, ginarlık: evi giriş kısmı, soyka: sevmediği, başkası, evcek: hep birden toptan, cilliye: tamamen, ciddai: çok az, yağlık, köynek: iç çamaşırı, sümsük: o dağalden, habersiz, kendi kendin, sumsuk: yumruk, pürçüklü: havuç, gıfak: küçükbaş hayvanların kurumuş dışkısı, kömbe: çörek, gıhıç: çok küük, çağal: kisli toprak, enik: çok küçük köpe yavrusu, çil: ağacın yan kökü, hülep: usta, cılk: bayat yumurta, çıkla: sade, yavan, gerez: iyi, guynu: kötü, yaramaz, zahar: sanırım, sürküçlü: kirli, paspal, keşke: arzu etme, sıncıkma: ……, malamat: rezil, sablıcan: amansız dert, sunsurma: nazlanma, keyfeni: büyük organizelerde yemek pişiren, malak: kavrulmuş unun pekmez ile katılarak pşirilmesi, genne: zamanı geldi manasında deyim, tırıvıı: iş yok, desle: ver, gezinağzı: kötü, mırakkas: masus, kötü niyele,harik: tabanına basılan eskimiş ayakkabı, lastik, şivtik: göz çapağı, höbermek: aniden saldırganlaşmak, höykürmek: sesli sesli ağlamak, şörk: ağızan dudağa aşağı akan tükürük, süyüm: bir parça (iplik), mahaldak: kimsesiz, yapayalnız, şorkut: acayip, cımbıldamak: zenginlikten vb şımarmak, afra tafra yapmak, zonzon: arı, tüğmek: sessiz sakin uzaklaşmak, kaçmak, duşga: kabaca kadının cinsel organı, glbızlanmak: dolanmak, yıvga: heves, sinir, bozulma, goğdurmak: koşturmk, kösülmek: bir kıyıya pısmak, hapaz: avuç, gırna: yaman, döğüşçü, küsüç: çiğdem kazmak için kullanılan ucu sivri sopa, kerme: hayvan pisliğinin belirli düzenekle kurutulmasıyla elde edilen yakacak, yapma: hayvan pisliğinin duvara yapıştırılarak rasgele kurutulmasıyla eld edilen yakacak, okuntu: davetiye, mehessime: önem, değer verme, hrkil: buğday ambarı, evlik: byük oda, öğendere: öküzleri sürmek, uyarmak için kullanılan ucu sivri, iğneli uzun değnek, nodul: öğendere ucundaki sivri çivi, kişkirme: köpkleri birbirine takıştırma, gırfacan: ufltmak, kırıp geçirme, ötürmek: ishal olmak, ayakgıltı: yatağın ayak tarafı, ganılık: akıllı, yanaşan, galık: evde kalmış, başgıltı: yatağın baş tarafı, tuyamıya el yordamıyla, görüp düşünmeden, meccane: bedava, öndüç: ödünç, tavatır: mükemmel, ala,iyi, acer: yeni, ağnanmak: yatıp yuvlanmak, alengirli: akla mantığa gelmez biçimde, gülünççe, abap: giysi, biçala: belli belirsiz, cıncık: cam, çiğit: ufak, ham,eci: annaanne, elevay: beceriksiz, sası: ekşimtrak, tatsız, yılık: şaşı, avanak, çömçe: kepçe, evrağaç: saç üstünde yufka ekmek pişirmek(evirmek) için kullanılan ince, 1 m boyunda sopa, gıpti: cimri, oğrun: gizli, şarpı: eşarp, töhmelemek: fazla yemek yemeden dolayı perişan olmak, hastalanmak, yumuş: hizmet talep etmek, zahmarı: zemheri, zarta: yalan, yanlış, attanaşşa: aşağıya doğru, badak: bir yumurtası (testisi) olmayan teke, koç, boğa, erkek, cerge: damlarda ağaç ile çorak arasına dizilen ince, budaklı dal parçası, çepel: kirli, sözünün ehli olmayan, çerçi: at ile seyyar satıcılık yapan, abur cubur satan, çöğdürmek: işemek, ellik: eldiven, essah: sahiden, firek: kapıların yüzüne akılan kilit ve onun açacağı, galesör: römork, garipsemek: özlemek, guluç: kas tutulması, babal: vebal, ısmarıç: sipariş, ilayık: hak etti, mahana: bahane, mapis: tutuklu, hapiste, melefe: yorgn yüzü, mısmıl: temiz, mındar değil, öğülcümek: kusmaya çalışmak, öğsürmek: öksürmek, sıracalı: maraz, uğunmak: çok kötü olmak, çok üzülmek, için içi ağlamak, tevellit: doğum tarihi, kafa kağıdı: nüfus cüzdanı, tıngır: tenekeden yapılmış, içinde çamaşır yıkanılan, büyük tava, tosbağa: kaplumbağa…. ” Beddualar ise: “Baba yiyesice, geberesice, altı üstüne gelesice, gözü bakasıca, boynu altına gelesice, dili durasıca, südüklüğü durasıca, kefene gelesice, eli ayağı tutulasıca, cehenneme gidesice, zıkkım yiyesce, zıkkımın dibi, babanın dibi, gursağında galasıca, tökecimek: tökezlemek …” biçimindedir.
    Köyde bulunan türbelere gelince; “Erduran dede türbesi: Eldivan olarak bilinir. Adağı çırağı olanlar, başı, gözü sadakasına buraya dört ayaklı kurban keserler. Ziyaret: Ziyarat denir. Yağmur duası için burya çıkılır. Genellikle Cebrail de denilen ik, ayaklı hayvanlar kurban edilir. Gelin türbesi, köye girişte harmanların sol üst kısmında bulunur. Eskiden gelinler buraya getirilir ve buranın etrafı dolaştırılırdı. Şimdi pek önemi kalmadı. Yahya Dede türbesi: Şabanözü Kutluşar köyü sınırları içinde yer alır. Aslen Şabanözü Mart köyünden olanRahmetli Yahya Dedenin mezarının da yer aldığı türbedir. Dört kurban kesilir. Ardıç: Buraya çok ağlayan çocukların ağlamasının keilmesi için Cebrail kurban edilirdi.”
    Köyün batıl inanışları ise; “Akşamları dikiş dikmek (elektrik olmadığı için iğnenin ele batmasını önlemek için), akşamları aynaya bakmak gene elektrik olmaması nedeniyle, aynayabaşka gölgeler dşmesi ve bo yolla kişinin kendini çirkin ya da bet _kötü_ görmesi yüzünden), gece kaş altından veya aralıktan geçmek (karanlık nedeniyle ayak tökeçimesi sonucu düşme, karanlıktab korkmayı önlemek için), akşamları tırnak kesmek (derin kesip ayağın kanamasını, acımasını vb önlemek için), garanışmaya yakın kül dökmek (külün içinde olabilecek cıngı parçalarının gece, millet uykudayken tutuşması ve olası meydana gelecek yagınları önlemek için) , cuma akşamı kızların çeyiz yapması, köpek uluması (evden ölü çıkacağına inanlır), kara kedi besleme (uğursuzluk sayılır), baykuşun evlerde ötmesi (evin ileri geleninin, gıymatlısının öleceğine inanılır) eşiğe oturma (eşikte masumpeklerin yattığına olan inanç vardır, buraya oturmak onların mezarına oturma ile eş anlamlı olarak algılanması ve bu yolla köye dolu yağacağı, sel geleceği inanışı vardır ancak asl neden eşik herkesin gelip geçtiği yerdir. buradan kişiler sıcak su malzeme, yemek, odun… götürürler. bunları eşikten geçirilmei sırasında düşebilecek, dökülebilecek, devrilebilecek vs olması nedeniyle ortaya çıkabilecek kazaları önlemek içindir) , lohusalıkta 40 gün evde başka bir lohusanın bulunması, bu lohusanın evin önünden geçmesi” olarak sıralanbilir.

    Coğrafya

    Ankara iline 97 km, Kalecik ilçesine 46 km uzaklıktadır. Köyümüz Ankara’ nın son köyüdür. Doğusunda Çankırı Eldivan’ a bağlı Hisarcık köyü, batısında Ankara Kalecik’ e bağlı Demirtaş köyü, kuzeyinde Çankırı Şabanözü’ ne bağlı Mart Köyü, güneyinde Ankara Kalecik’ e bağlı Yurtyenice Köyü, güneybatısında Ankara Kalecik’ e bağlı Karatepe Köyü yer alır. Köyde baraj gölü yoktur. Sevranlıda yer alan iki birikiniti, harmanlardaki hacca bibinin gölü ve yazıdaki kuru göl köyün gölcükleridir. Köyde karaçallık, boruklugüey, gölünbaşı, zıyarat, yelliyayla, yazı, sekitarla, arkaç, acıalma, karatarla, çorak, karatepe, attepe, attepeninaltı, kurukçukuru, terme, harmanlar, topaktaş, çukurtarla, kölek, kamışlı, kömbeci, dereçayır, karabayır, eskiköy, deretarla, tepetarla, kayıklık, çinçinpuneri, bükümbayır, kumlak, arpalık, kumbağlar, yenioluk, bungüldek, pamuklağ, nonutlağ, dedeoğlu, yurtyeri ise belli başlı mevkilerdir.

    İklim

    Köyün iklimi karasal iklimin etki alanı içerisindedir.
    Kışın buyulacak kadar soğuk olur. Çok kar yağar. Ayazı meşhurdur. Yazın yakıcı, kavurucu sıcak olur. Baharlar ılımandır. Gündüz mevsim şartlarında iken özellikle kış ve sonbaharda öyle rüzgâr olur ki bozurtudan evde barkta durulmaz. Yağış özellikle yağmur oldukça az görülür.
    Karakaya çevresindeki üç beş meşeyi saymazsak orman yoktur. Kavak, söğüt o kadar… Yavşan, keven ise istemediğin, aramadığın kadar çoktur.

    Nüfus

    Yıllara göre köy nüfus verileri
    2007
    2000 59
    1997 51

    Nüfus deyince mutlaka göçe de değinmek gerekir. Bizim köy her ne kadar ben deve görmedim deniyorsa da deveci köyüdür. Bunu her aklı başında Hançılılı da çok iyi bilir. Devecilerin geçim kaynakları da sınılıdır. İş alanı da oldukça sınırlı kalmıştır. Çankırı marasından tuz getirenler hiç de az değildir. İşte bu nedenle bizim köy çok az göç almış, ancak çoğunlukla göç vermiş bir köydür.
    Hançılı’ ya dedeler Çubuk Sarıkoz’ dan gelmişlerdir (Geçim sıkıntısına düşen dedeleri taliplerinin özellikle Irahber (rehber) de olan EMİRHÜSEYİNOĞULLARInın getirdiği söylenir.). Ayrıca Çayoba köyünden bir hane göç alınmıştır. Köyün bir bölüğü de maymadardan gelmiştir.
    Köyümüz Kalecik Karatepe, Yüzbey, Elmapınar, Afşar köylerine Sulakyurt Kıyıkavurgalı, Çayoba, Akkuyu köylerine ve Eskişehir’ in Karatepe, Yeşilyurt ve Yahnikapan köylerine göç vermiş tir. Bunun yaninda Avrupa da yogun bir nufus vardir.

    Ekonomi

    Köyün ekonomisi tarım, ticaret (canlı hayvan alım satımı _celepcilik_) ve hayvancılığa dayalıydı.
    Ancak şimdi bir miktar tarıma dayalıdır. Hançılı aslında tipik bir Anadou köyüdür. Genci yoktur. Köy nüfusu yaşlanmıştır. Yazın bir miktar çoğan köy kışın boşalmaktadır.
    Köy halkının büyük bir çoğunluğu ya memur, Bağkur ya da SSK emeklisi ya da emekli sandığın çalışanıdır.
    Köyde ilki rahmetli eğitmen Abidin KILINÇ olmak üzere, 90 civarında öğretmen vardır.
    İkinci kuşak eğitimciler; Ali DEMİRDİZEN, Mehmet DEMİRDİZEN, Mustafa BULUT olarak sayılabilir.
    Üçüncü kuşak öğretmenler; Yusuf DEMİRDİZEN, Mustafa - İsmet YILDIRIM, Ali - Sevim BAĞCIOĞLU, Ahmet - Döne DEMİRDİZEN’ dir.
    Dördüncü kuşak olanlar; Müslüm DEMİRDİZEN, Hüseyin - Necla TÜRKMEN, Muharrem İĞDELİ, Hasan - Kevser DOĞAN’ dır.
    Beşinci kuşak; Haydar TÜRKMEN, Mehmet - Latife DEMİRDİZEN, Haydar - ? TAMER, Hasan AKGÜL’ dür.
    Altıncı kuşakta; Ali YILDIRIM, Zeki DOĞAN, Hasan KURT, Yusuf İPEKLİ, Mehmet Ali DEMİRDİZEN yer alır.
    Öğretmenlerin bir bölümü ise sadece öğretmen olmuş (Mehmet Ali TAMER, Yusuf KALKAN, Levent TAMER-rahmetli-…) ancak başka kurumlarda çalıştıkları için öğretmenlik yapmamışlardır.
    Daha gençler ise 7, 8 ve 9 kuşak olarak sıralanıp gider.
    Bankacılıkta ilk olma özelliği Haydar DOĞAN’ dadır.
    Epey doktoru olan köyde bu işin piri Dr. Hüseyin DEMİRDİZEN’ dir.
    Mühendislerde ise ilk olma özelliği İsmet AKGÜL’ e aittir.
    Köyümüzde hukukçu avukat Yuksel Tamer hollanda da yasar Bir kaç polis var olup subay ve astsubay yok denecek kadar azdır.
    İrfan Yıldırım bilgisayar işiyle uğraşır.
    Cengiz Türkmen ve Yüksel Türkmen emlak işi yaparlar. Metematik Öğretmeni olan Haydar Ali İğdeli Orijin Dersanesinin sahibi olup, Ergün Akgül ve İsmet Akgül’ ün inşaat mühendisliği ile ilgili ayrı ayrı işletmeleri vardır. Haydar Avcı, Celalettin Avcı ve Bektaş Avcı ise muhasebe, inşaat ve diğer tahahhüt işleri mevcuttur.
    Köy halkının bir kısmı Almanya’ da işçi olarak çalışmaktadır, bir kısmı ise Almanya’ dan dönüş yapmıştır.

    Muhtarlık

    Yerleşim yerinin tüzel kişilik olması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.
    Köyün şimdiki muhtaru bu görevi 1986 yılından beri sürdüren Mustafa İPEKLİ’ dir. Mustafa İPEKLİ; rahmetli muhtar Ali YILDIRIM’ ın vefatından sonra bu görevi devralmış 5 dönemdir muhtarlığı sürdürmektedir.
    Köyümüzde muhtarlık yapanlar ise şöyle sıralanabilir: “Yusuf İPEKLİ (Molla Yusuf), Mustafa TÜRKMEN (Molla Mustafa), Mehmet YILDIRIM (Memet Çavuş), Ali TÜRKMEN (Kırali), Süleyman KALKAN (Sülo), Mehmet AVCI, Ahmet DEMİRDİZEN (Kara Ahmet), Zeynel KILINÇ (Hotlamış), Mustafa DEMİRDİZEN (Pati), Yusuf TAMER (Mareşal), Seyit TAMER (Kör Seyit), Ali YILDIRIM (Kavak Ali), Mustafa İPEKLİ (Topal Mustafa), Mehmet DOĞAN (Vekaleten), Haydar AKGÜL (Vekaleten), Satılmış KALKAN (Vekaleten)”
    Köyde birkaç sefer dernek, kooperatif s denemesi yapılmıştır. Çok önceleri kurulmuş bulunan kooperatif bir arsa bile almış olmasına rağmen sa sürede kendi kendine fesh olmuştur. Daha sonra kurulan dernek de malesef yaşatılamamıştır. 2004 Aralık yılında kurulan dernek ise halen yaşamaktadır.Derneğin Kurucular, Ali DEMİRDİZEN, Mustafa YILDIRIM, Haydar DOĞAN, Yusuf İPEKLİ, Gülcan KALKAN, Başer KILINÇ, Cengiz TÜRKMEN, Mehmetali DEMİRDİZEN, İrfan YILDIRIM dır. İlk Yönetim Kurulu; Ali DEMİRDİZEN, Mustafa YILDIRIM, Haydar DOĞAN, Başer KILINÇ, Gülcan KALKAN’ dan oluşmuştur. Daha sonra yapılan genel kurulda ise Ali DEMİRDİZEN, Mustafa YILDIRIM, Haydar DOĞAN,Yusuf İPEKLİ ve Aynur KILINÇ yönetim kuruluna; Ali AKGÜL, Haydar İĞDELİ ve Hüseyin TÜRKMEN denetim kuruluna seçilmiştir. Halen bu kurullar görev başında olup derneğin üyesayısı 100 civarıdadır.

    Altyapı bilgileri

    Köyde İlköğretim okulu var olup okul yıllardır kapaıdır. Köyde öğretmenlik yapanları şöyle sıralanabilir: “Abidin KILINÇ (eğitmen, rahmetli), Hasan ERGÜRHAN (yedek subay öğretmen), Haydar KURTElmapınar köyünden, emekli, çiftçilik yapar), Bektaş ÇAKIR (Afşarlı, İlköğretim Müfettişliğnden emekli, Bursa’ da yaşar), Ali DEMİRDİZEN (Hançılılı, emekli, uzun süre okul müdürlüğü yaptı), Sakine ZEYBEK (Maraşlı, eşi trafik polisi idi, eşi trafik kazasından vefat etti, Samsun’ da yaşadığı duyuldu) , Azize ATİLLA (emekli, Ankara’ da yaşar), Yusuf DEMİRDİZEN (Hançılılı, halen Ankara’ da ilköğretim Müfettişi), Necla TÜRKMEN (Çorumlu, Hüseyin Türkmen’ in eşi, emekli), Yeter AYTEN (Elmapınarlı, Ankara’ da yaşar)’ dir. Köyde iki adet çeşme vardır. Bu çeşmeler 1950 yılında yapılmıştır. Ayrıca köyümüzde şebeke suyu da mevcuttur. Kanalizasyon şebekesi yoktur. PTT şubesi ve ptt acentesi yoktur. Ancak köyde telefon vardır. Köyde sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik sorunu yoktu.

    Killik, Boyabat

    Killik, Sinop ilinin Boyabat ilçesine bağlı bir köydür.

    Tarihi

    Köyün adının nereden geldiği ve geçmişi hakkında bilgi yoktur.
    konyadan geldiği rivayet ediliyor.köyümüzde kil çıkan diye bölge var eskiden çamaşır yıkamada kaynatılarak kullanılırdı bir nevi maden taşı gibidiri

    Kültür

    Köyün gelenek, görenek ve yemekleri hakkında bilgi yoktur.
    killik köyünün sırık kebabı makarna çeşitleri piroh peş makarna sarı burma börek killik çorbası mantar çeşitleri köyümüzün camisi vardır cevre köylerden cuma ve bayram namazına gelirler köyümüzde çok ustalar vardır bazıları hasan usta midan usta hamdi usta köyümüz 35 merkez 30da terzi ahmetli mah olmak üzere65 hanedir büyük şehirlere göç vermiştir.

    Coğrafya

    Sinop merkeze 126 km , Boyabat’a ise 36 km. uzaklıktadır.

    İklim

    Köyün iklimi, Karadeniz iklimi etki alanı içerisindedir.

    Nüfus

    Yıllara göre köy nüfus verileri
    2007
    2000 27
    1997 68

    Ekonomi

    Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.köyümüz orman köyüdür çamlık ve meşelik ormanlarımız vardır

    Muhtarlık

    Killik’in, köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

    Yıllara göre köy muhtarları:

    2004 - Cemil Madenci
    1999 - Cemil Madenci
    1994 - osman sevinç
    1989 - osman sevinç

    .1968 yılından 1989 yılına kadar BİLAL BALTACI muhtarlık yapmıştır.

    Altyapı bilgileri

    Köyde ilköğretim okulu var ve kullanım dışıdır ancak taşımalı eğitim sisteminden yararlanılmaktadır. Köyde, içme suyu şebekesi ve kanalizasyon şebekesi yoktur. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık ocağı ve sağlık evi de yoktur.

    Yumacık, Azdavay

    Yumacık, Kastamonu ilinin Azdavay ilçesine bağlı bir köydür.

    Tarihi

    Köyümüzde eskiden ufak bir camaşırhane varmış.camaşır yıkamaya yuma denildiginden
    yumacık olarak kalmıştır. kaynak dedelerimizin anlattıklarındandır.

    Kültür

    Köyün gelenek, görenek ve yemekleri hakkında bilgi yoktur.

    Coğrafya

    Kastamonu iline 71 km, Azdavay ilçesine 4 km uzaklıktadır.

    İklim

    Köyün iklimi, Karadeniz iklimi etki alanı içerisindedir.

    Nüfus

    Yıllara göre köy nüfus verileri
    2007
    2000 147
    1997 138

    Ekonomi

    Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

    Muhtarlık

    Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

    Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

    2004 - Satı Tülek
    1999 -
    1994 -
    1989 -
    1984 -

    Altyapı bilgileri

    Köyde ilköğretim okulu yoktur. Köyün içme suyu şebekesi ve kanalizasyon şebekesi yoktur. Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur. Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

    Çakırsu, Taşova

    Çakırsu, Amasya ilinin Taşova ilçesine bağlı bir köydür.

    Tarihi

    Köyün eski adı Rumlardan kalma YONNUS tur Rumların TÜRKİYE ‘yi terk etmelerinden sonra buraya yerleşen Köy sakinlerinin nereden geldiği hakkında çeşitli bilgiler vardır ancak AMASYA ‘ya yerleşen eski TÜRK Boylarından geldiği kesindir.Köyde meftun Yunus Baba namı ile meşhur Evliyanın Ladikden geldiği kersindir. Köyün SİVAS Sancağına bağlı Erbaa marbut taşabat kazasına bağlı köy ahalisinin sayımı yapıldığı arşivlerde mevcuttur.Hatip oğlu Hasan,Deli Ali oğlu halil,Pehlivanoğlu Osman,gibi isim listesi vardır.Toplamda 18 hanedir.Şu anda köyün hane sayısı 150-200 civarında olduğu ancak İSTANBUL da da bu kadar sayı vardır.21.5.2007

    Kültür

    AMASYA da mevcut gelenek ve görenekler ne ise Köydeki de aynıdır.Yemeklerinde Kara çorba,Yayla çorbası,Sini,Paaç meşhurdur.Dini bayramlardan önce Gesü (çamaşır)Çörek(Ekmek pişirme)ve Arefe günlerine çok dikkat edilir.Bayram Namazlarından sonra camiyannı(MEZARLIK) Ziyaretine katılmak nerdeyse mecburdur.Buraya gelenler boş gelmezler getirdikleri köy fakirlerine dağıtılır

    Coğrafya

    Amasya iline 66 km, Taşova ilçesine 17 km uzaklıktadır.

    İklim

    Köyün iklimi, Karadeniz iklimi etki alanı içerisindedir.

    Nüfus

    Yıllara göre köy nüfus verileri
    2007
    2000 694
    1997 709

    Ekonomi

    Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır.

    Muhtarlık

    Yerleşim yerinin köy tüzel kişiliği alması ile birlikte köyün tüzel kişiliğini temsil etmesi için köy muhtarlık seçimleri de yapılmaktadır.

    Seçildikleri yıllara göre köy muhtarları:

    2004 -Mustafa ÇAKMAK
    1999 -Mustafa YÜCEL
    1994 -Cafer AVCI (Teröristler tarafından ŞEHİT edilmiştir)
    1989 -Mustafa GALİP
    1984 -Duran AVCI

    Altyapı bilgileri

    Köyde İLKÖĞRETİM okulu vardır.ancak 5 yıllık olduğu için taşımalı öğretim uygulanmaktadır.İçme suyu şebekesi mevcut olup suyunda taş düşürücü özelliği ile şifalıdır.Sağlık ocağı vardır.İmam Hatip’Diyanet görevlesidir.

    Procter & Gamble

    Procter & Gamble, merkezi ABD’de bulunan, özellikle kimyevi tüketici ürünleri üreten çok uluslu şirket.

    William Procter’ın ve James Gamble’ın Ortaklık Yılları (1837-1890)

    1837 yılı yeni bir iş kurmak için hiç uygun bir zaman değildi. ABD’nin Cincinnati kenti yoğun bir iş merkezi olsa da, ülke finansal bir panik ortamının pençesindeydi ve yüzlerce banka kapanmıştı. Çok yaygın bir dedikoduya göre Birleşik Devletler iflasın eşiğindeydi.

    1837 yılında, William Procter’ın da, James Gamble’ın da niyetleri Cincinnati’ye yerleşmek değildi. Şehir daha 19. yüzyılın başlarında yoğun bir iş merkezi kimliğine bürünmüş olsa da, İngiltere’den göç eden William ve İrlanda’dan gelen James’in niyeti daha batıya gitmekti. Ama bu niyetlerine karşın iki adam da Batı’nın Başkenti’ne gelince, yolculuklarına son verdiler.

    William Procter hemen mum üreticiliğine başladı. James Gamble ise kendisini sabun üretimi alanında yetiştirdi. Bu ikili, Olivia ve Elizabeth Norris adlı iki kardeşle evlenmeseydi, belki de hiç tanışmayacaktı. Ama kızların babası, iki damadının ortak çalışarak çok başarılı olabileceğine inanıyordu. Böylece Alexander Norris’in önerisi üzerine, 1837 yılında yeni bir ortaklık kuruldu: Procter&Gamble.

    12 Nisan 1837 tarihinde William Procter ile James Gamble mum ve sabunlarını üretip satmaya başladılar. 22 Ağustos’ta ise kişi başı 3596.47 dolar sermaye yatırarak bu ortaklığı resmileştirdiler. Ortaklık anlaşması, 31 Ekim 1837 tarihinde resmen yürürlüğe girdi.

    Ay ve Yıldızlar amblemi, Procter & Gamble’ın gayrıresmi ticari markası olarak 1850′li yıllarda ambalajlarda yer almaya başladı. 1860′lara gelindiğinde ise amblem şirketin tüm ürünlerinde ve antetli kağıtlarında bulunuyordu. Bir zamanlar şirketin en önemli ürünlerinden biri olan mum, elektrik ampulünün icadı ile popülerliğini yitirmeye başladı. Şirket, 1920′lerde mum üretimini durdurdu.

    • 1859

    Ortaklığın kurulmasından 22 yıl sonra P&G’nin satışları bir milyon dolara ulaştı. Şirkette artık 80 kişi çalışıyordu.

    • 1862

    İç Savaş sırasında Kuzey ordularının sabun ve mum ihtiyaçlarını karşılaması için Procter&Gamble’a birkaç ihale verildi. Bu ihaleler fabrikanın gece gündüz işlemesini sağlarken, askerlerin evlerine P&G ürünleriyle dönmelerinden ötürü, şirketin ününü de yaygınlaştırmış oldu.

    • 1879

    Kurucunun oğlu ve eğitimli bir kimyager olan James Norris Gamble, ithal sabunlarla aynı kalitede ama daha ucuz olan beyaz renkte bir sabun geliştirdi (Ivory Soap).

    • 1882

    Kurucunun oğlu olan Harley Procter, Ivory sabununun ulusal piyasada reklamının yapılması için, ortakları 11,000 dolar yatırmaya ikna etti. Böylece haftalık bir gazete olan Independent’ta ilk Ivory reklamı yer almaya başladı. Reklamlarda sabunun saflığı ve suda yüzebilmesi vurgulanıyordu.

    • 1887

    Yerel ve ulusal işçi hareketlerinin neden olduğu fırtınayı atlatabilmek için P&G, ülkenin ilk kâr ortaklığı programlarından birini başlattı. Kurucunun torunu William Cooper Procter tarafından getirilen bu gönüllü program, çalışanların şirkette hak sahibi olmalarını sağlıyordu. William Cooper Procter, bu programla işçilerin şirket üzerindeki hayati önemlerini kavramalarını istiyordu.

    • 1890

    1890 yılına gelindiğinde, P&G Ivory de dahil olmak üzere 30′dan fazla farklı çeşitte sabun satıyordu. Ulusal dergilerde renkli ilanların verilmesini de kapsayan yenilikçi bir pazarlama yöntemi ile P&G ürünlerine gelen talep devamlı artıyordu. Bu talebi karşılamak amacıyla şirket, çalışmalarını önce Cincinnati dışına, Kansas City’ye, ardından da Amerika sınırları dışına, Kanada’nın Ontario kentine taşıdı. Açılan her yeni tesis, bir başkasının habercisiydi.

    Araştırma laboratuarları da üretim tesisleri kadar yoğundu. Yepyeni ürünler, birbiri ardına piyasaya sürülüyordu. Giysi ve bulaşık yıkamak için toz şeklinde üretilen Ivory Flakes, çamaşır makineleri için üretilen ilk sabun Chipso, ilk sentetik ev deterjanı Dreft ve Amerika’nın mutfak alışkanlıklarını değiştiren, tamamen bitkisel ilk margarin Crisco bunlardan bazılarıydı.

    En önemlisi, bu ürünler sadece araştırma ve geliştirme olsun diye üretilmiyordu. Her biri, tüketicilerin ihtiyaçlarının kavranmasıyla ortaya çıkmıştı ve bunu sağlayan da P&G’nin pazar araştırmasına yönelik öncü tavrıydı.

    Pazarlamada da aynı yenilikçi yaklaşım hakimdi, radyo programlarından, tanıtım amaçlı ücretsiz ürün dağıtımına kadar birçok yeni yöntem kullanıldı.

    Procter & Gamble, sabun üretimi işleminin incelenmesi ve geliştirilmesi için Ivorydale’de bir analiz laboratuarı kurdu. Bu tesis, Amerikan tarihinin ilk ürün geliştirme laboratuarlarından biriydi.

    • 1896

    P&G’nin ilk renkli dergi reklamı, Cosmopolitan dergisinde yer aldı (Ivory sabunu için yapılmıştı).

    Şirket, ABD sınırları dışındaki ilk üretim tesisini, Kanada’nın Ontario kentinde kurdu. Toplam 75 kişinin çalıştığı bu fabrikada Ivory sabun ve Crisco üretiliyordu.

    • 1917-1918

    Araştırma yöntemlerini formüle dökmek ve yeni ürünler geliştirmek için Kimyasallar Bölümü kuruldu. Şirket, aktif olarak araştırmacı istihdam etmeye başladı.

    • 1919

    William Cooper Procter, şirketle çalışanları arasındaki ilişkiyi kurumsallaştırma çabalarına devam etti. Kurumsallaşma maddeleri değiştirilerek, “şirketin ve çalışanlarının çıkarlarının ayrılamaz bir bütün olduğu” maddesi de eklendi.

    • 1919-1920

    P&G ürünlerinin toptancılar tarafından mevsimlik olarak satın alınması, üretim ihtiyaçlarının düzensizleşmesine ve Ivorydale tesisinden işçi çıkarılmasına yol açtı. Bunun üzerine, P&G doğrudan perakendeciye satış yapacağını açıklayarak, 450 pazarlamacı istihdam etti. Bu değişiklik üretimi dengeledi, işçi çıkarmaları önledi ve bu süreç içinde perakendecilerin çalışma biçimini de değiştirmiş oldu.

    • 1923

    Crisco, ulusal radyodaki yemek programlarına sponsor olarak P&G’yi bu mecranın önde gelen reklamverenlerinden biri haline getirdi.

    • 1924

    Bir pazar araştırması bölümü kurularak, tüketicilerin tercihleri ve tüketim alışkanlıklarının belirlenmesi sağlandı. Bu, tarihteki ilk pazar araştırma organizasyonlarından biriydi.

    Denizaşırı yatırım

    1945 yılında P&G, neredeyse 350 milyon dolarlık bir şirket olmuştu. Ürünleri ABD ve Kanada’da çok tutuluyordu; üstelik ilk denizaşırı yatırımların da temeli, İngiltere’deki Thomas Hedley&Co. Ltd. şirketinin alınmasıyla atılmıştı. 108 yıllık tarihin ardından P&G, çok büyük bir atılım yapmak üzereydi.

    P&G, 1946 yılında Ivory sabunundan beri en önemli icadı olan Tide deterjanını piyasaya sürdü. Piyasadaki diğer ürünlerden önemli derecede üstün olan Tide kısa zamanda çok büyük bir başarı yakaladı. Bu başarı öyle büyüktü ki, şirketin, sadece başka ürün serilerine değil, dünyanın diğer ülkelerine de hızla yayılması için gerekli finansal desteği sağladı.

    Tide’ın sunulmasının ardından geçen yıllarda, P&G birçok yeni alanda da varlığını gösterdi. İlk fluoridli diş macunu olan Crest, Amerikan Diş Hekimleri Birliği’nden daha önce görülmemiş bir destek de alarak piyasanın lideri oldu. Şirketin kağıt özü üretme teknolojisi, tuvalet kağıdı ve kağıt havlu alanlarında da gelişmesini sağladı ve P&G, 1961 yılında Pampers ürününü piyasaya sunarak, tek kullanımlık bebek bezini de resmen icat etmiş oldu. Şirket, varolan markalarını da geliştirdi ve yeni yiyecek-içecek kategorilerine adım attı. Bu alandaki en büyük hamle, 1963 yılında Folger’s Coffee’nin satın alınması ve çamaşır ürünleri alanındaki başarısını ilk yumuşatıcısı olan Downy ile pekiştirmesi oldu.

    Ancak en önemlisi, şirketin gelişmekte olan uluslararası pazara yoğunlaşmasıydı. Yeni coğrafyalardaki başarısının ancak o ülke toprakları üzerinde çalışmaktan geçeceğine inanan şirket, önce Meksika’da, ardından Avrupa ve Japonya’da çalışmalara başladı. 1980 yılına gelindiğinde, P&G dünyanın 23 ülkesinde varlığını sürdürüyordu ve satışları 1945′tekine oranla 35 kat artarak 11 milyar dolara ulaşmıştı.

    Procter&Gamble 1980 yılında, 150. kuruluş yılına yaklaşırken, tarihinin en kapsamlı büyüme atılımına hazırlanıyordu. Orta Batı’da küçük bir ortaklık olarak kurulan şirket, Amerika’nın en büyük çokuluslu kuruluşlarından biri haline gelmişti. Bu önemli süreçte, iki değişim yapıtaşı niteliğinde olmuştu.

    Birincisi, şirket, sağlık alanında varlığını 1982 yılında Norwich Eaton Pharmaceuticals ve 1985 yılında Richardson-Vicks şirketlerini satın alarak ortaya koydu. Kozmetik ve parfüm alanında ise ‘80′lerin sonunda ve ‘90′ların başında Noxell, Max Factor ve Ellen Betrix’i satın alarak kendisini kanıtladı. Bu yeni markalar, şirketin küreselleşme planlarını hızlandırdı. Özellikle de Richardson-Vicks ve Max Factor, P&G’nin uluslararası varlığını büyük ölçüde güçlendirdi. Bu yeni küresel gücü kullanan şirket, dünya çapında bir araştırma-geliştirme ağı oluşturarak ABD, Avrupa, Japonya ve Latin Amerika’da Ar-Ge üsleri kurdu. Bu yapılanma sayesinde, gerçekten dünya markası haline gelen Pampers, Always/Whisper, Pantene Pro-V, Tide, Ariel, Crest, Vicks ve Oil of Olaz gibi markalarla piyasa liderliğini yakaladı.

    • Gözler gelecekte (2000- …)

    P&G, 2001 yılında Bristol-Myers Squibb Co.’dan saç boyaları ve saç bakımı sektöründe dünya lideri olan Clairol işini aldı. 2002 yılında 165. kuruluş yıldönümünü kutlayan şirketin Yönetim Kurulu Başkanlığına, halen bu görevi yürütmekte olan A.G. Lafley getirildi. Ürün portföyünde aralarında Pampers, Tide, Ariel, Always, Pantene Iams, Crest ve Pringles gibi güçlü markaların olduğu 12 adet milyar dolarlık markası bulunan şirket, büyümeye, 2003 yılında Wella AG’nin kontrol hisselerini alarak ve 2005 yılında Gillette şirketiyle birleşerek devam etti. Bu birleşme, şirketin marka sayısı 17 olan milyar dolar’lık marka portföyüne 5 marka daha ekledi.

    P&G bugün 80 ülkedeki 138,000 çalışanıyla 140 ülkedeki dünya tüketicilere hizmet etmektedir.

    P&G’ın Türkiye’ye Yönelik Ürettiği Tüketici Ürünleri

    Ev ve Kumaş Bakım Ürünleri

    • Alo
    • Ariel
    • Ace Çamaşır Suyu
    • Ace Automat
    • Mr. Proper

    Güzellik ve Bakım Ürünleri

    • Pantene
    • head&shoulders
    • Blendax
    • Rejoice
    • Max Factor
    • Olay
    • Koleston
    • New Wave
    • Wellaflex
    • Orkid
    • Orkid Günlük Ped
    • Oral-B
    • Discreet
    • İpana
    • Gillette
    • Gillette Venüs

    Bebek Bakım Ürünleri

    • Prima
    • Prima Islak Havlu
    • Uyu&Oyna

    Küçük Ev Aletleri

    • Braun

    Erkek Bakım Ürünleri

    • Gillette

    Piller

    • Duracell

    Sakarya, Polatlı

    Sakarya, Ankara ilinin Polatlı ilçesine bağlı bir köydür.

    - Polatlı’ ya Konya yönünde, 10 Km uzaklıkta bulunan Sakarya Köyü, Kırım Tatar göçmenleri tarafından 1908 yılında kurulmuştur.
    - Sulak olmayan arazide, buğday, arpa benzeri tahıllar yetiştirilir.
    - 1980 lere kadar 500 e yakın olan köy nüfusu, bu tarihten sonra Ankara, Polatlı ve Eskişehir’ e göçlerin artmasıyla yüzün altına inmiştir.

    Tarihi

    Kırım Tatar göçmenleri tarafından 1908 yılında kurulmuştur.
    - Köyün kuruluşundaki adı Tırnaksız’ dır. Sakarya Savaşı sırasında en şiddetli çarpışmaların yaşandığı köye, 1925 yılında Atatürk tarafından Sakarya adı verilmiştir. Sakarya Savaşı sırasında 10 gün süreyle işgal altında kalmıştır. Savaştan sonra tetkik heyetinde bulunan Halide Edip ve Yakup Kadri bir hafta köyde kalmıştır.

    Kültür

    Kırım Tatar göçmenleri tarafından kurulmuş olan köyde Kırım Tatar gelenekleri hakimdir.

    • Ev mimarisi geleneksel Kırım Tatar mimarisi tarzındadır. Avluya bakan evlerde girişte bulunan odaya “ayat” adı verilir. Ayata açılan genellikle 2 oda vardır, bu odalara “işker” adı verilir. Evler genelde güneye bakar. Odalarda önde büyük bir pencere, bu pencerenin tam karşısındaki duvardada küçük bir pencere bulunur.İşkerlerden birinde duvara gömülü olarak “amamlık” adı verilen banyo ve “yüklük” adı verilen gardrop bulunur. Oda içerisindeki camlı dolaplar kalın kerpiç duvarlara gömülüdür. Ayatta “peş” adı verilen ve arka duvarıyla işkeri ısıtma işlevi olan içinde ezilmiş saman yakılan ısıtma bölümü vardır. Sobaların zaman içerisinde devreye girmesiyle peşler artık kalmamıştır. Kimi evler iki katlı olup alt katlar kiler ve mahzen olarak kullanılmaktadır.”Aşkana” adı verilen mutfak genellikle evden ayrı olup avlu içinden ayrı bir kapı ile girilir. Avlu içerisinde çamaşır yıkamak amacıyla “kakra” adı verilen üstü ve üç tarafı kapalı önü açık bölmeler bulunur. Sokaktan avluya “porta kapı” adı verilen iki kanatlı büyük bir kapıdan girilir. Porta kapının içinde bulunan küçük kapı insan girişi içindir. Kapının kanatları genelde kapalıdır, araç girişi için gerektiğinde açılır. Avlu içerisinde ayrıca fırın, ahır ve ambarlar bulunur. Evler ve bahçe duvarları beyaz kireç badanalı, çatılar kiremit ile örtülüdür.
    • Yemek kültürü ağırlıklı olarak hamur işleri(kamıraş) üzerinedir. Kırımın geleneksel hamur işleri şırbörek, cantık, kırde, ulkum, kobete, kalakay, sarburma, kuvırma başlıca hamurişleridir.
    • Düğünler, giderek yok olmakla beraber Perşembeden başlayarak Pazara kadar sürer. Kız tarafı ve erkek tarafında farklı şekide kutlanır. Kız tarafında Perşembe günü öğleden sonra “konak” adı verilen büyükçe bir kapalı yere gelin çıkartılır. Cumartesi gece yarısına kadar köyün genç kızları ve delikanlılar hergün burada toplanarak eğlenir. Cuma akşamı köy delikanlıları için, Cumartesi akşamı ise damat tarafı için kına gecesi düzenlenir. Kına geceleri geleneksel Anadolu kına gecelerinden farklı olarak delikanlılar ve genç kızlar için görüşme tanışma aracıdır. Delikanlılar konakta beğendiği gençkızı, kına evinde eline kına koyması için davet eder. Kına evinin penceresinin dışında geceyarısından sonra sıraya giren delikanlılar , içerdeki genç kızları davet ederek avuçlarına veya parmaklarına kına koydurur ve bu arada görüşme fırsatı bulurlar. Çalgıcı adı verilen düğün müzisyenleri birer klarnetci, kemancı, cümbüşcü ve darbukacıdan oluşur ve üç gün boyunca eğlencelere eşlik ederler. “Koraz telleme”, “şırak telleme” gibi eğlenceler ayrıca düğüne renk katar.Düğün sırasında hem erkek hemde kız tarafında 3 gün boyunca yemek verilir. Erkek tarafındaki düğünlerde ise akşam yemeklerinden sonra “meclis” adı verilen içkili eğlenceler yapılır. Meclisin yöneticisine “kartagası” denilir. Yardımcıları “onbey”, “solbey”, “kapıcıbey”,”küregecibey” olarak adlandırılır. Meclis kurallarına uymayan davetliler kartagası tarafından içki veya yemek getirmekle cezalandırılır.Erkek tarafı kız tarafına Cuma günü, kız tarafı erkek tarafına Cumartesi günü yemek verir. Meclis ve konakta yapılan toplantılarda şarkılar söylenir, oyunlar oynanır ve